sinemasal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinemasal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2012 Pazartesi

Juha (1999)

Dedim ya, demişimdir kesin, bi yönetmeni sevdiysem, obsesifleşiyorum, ürettiği her filmi izlemek istiyorum, ama işte dünyanın gailesi falan filan derken-yalan-Juha'yı yeni izleyebildim.





Sevgili Aki Kaurismäki'nin Kati'siyle çektiği yamulmuyorsam 9 filmden bir tanesi. Film baştan sona müzikli, konuşma yok, eski zaman filmleri gibi diyaloglar altyazı geçiyo, siyah beyaz, romandan devşirme hikayesi pektürkfilmizlerler için aşina: fakir kız, zengin adam, kandırıkçılık, pişmaniyet filan..Benim pek hazzettiğim bi yönetmen olunca filmdeki göndermelere tikkat kesildim, misal:

- Bi sahnede arkadaki tahtada "Arrest this men. Sam Fuller" yazmakta idi, cahildim, neydi bilmiyordum, bi de baktım ki Samuel Fuller  efsanenin önde gideniymiş, beybaba "I Shot Jesse James" i çekmiş ya la (o son çalgı çengiyi izlemeyecektim).Jesse James diyince aklıma Brad Pitt gelmesi de fena. Aslında Sam amca gayet senarist bi bünye, gani gani yazmış-çekmiş, birçok ismi etkilemiş, Tim Robbins ve Tarantino onun hakkında belgesel yapmış. Eleştireni de eksik olmamış, ama totalde sevilmiş, ben de sevdim, öncesinde saygı duydum. İşte nerden nereye geldim, film san'atı böyle bişey, insanı alıp ordan oraya savuruyo, savrulurken ne öğrenebilirsem kardır dedirtiyo.

- Bi de ters Nazarin afişi var, bunu görmeyeni dövüyolar zaten. Afiş niye ters, ben onu bilemedim işte, onu bileydim iyiydi. (o son üsküdara giderkeni izlemez olaydım).

Başka da dikkatimi çeken bişe olmadı, zate bunları da kim olsa görür, öyle nihat beyan..Tırıvırı şeysinden öğrendiğimi de paylaşiym giderayak, (demişken Ankara Sanat Tiyatrosu giderayak güzel bi oyunmuş, izlemek ilazım). Filmdeki zengin adamı canlandıran Andre Wilms'in fince namına bişey bilmediğinden mütevellit sessiz çekilmiş film, kendisi Le Havre'da da oynadı, ya zaten AkiKa'nın sevdiğim bi yanı da, her filminde aşina yüzlere rastlama ihtimali. Öyle seviyo ki oyuncularını, belli, hiç ayırmamış yanından, figüranlar bile tanıdık. Başka bi zaman Le Havre'dan da bahsetmek dileğiyle- ki o da  The Renegades'i tanıma vesilesi olmuştur- gelsin Matelot:





                                                            





4 Mart 2010 Perşembe

Renkli sessiz güzel: Tuvalu (1999)


La antena'yla tanıştırsam mı bu filmi, iyi anlaşırlar gibime geliyo. Alman Veit Helmer çekmiş, Esteban'la akran, yok yav tanıştırcam ben bunnarı. Beraber film filan çeker/se-ler belki/keşke, ben de ağzım açık izlerim. Düşler ülkesine yolculuk demişler, pek yerinde.  Ailecek havuzları olan Anton ile babişkosuyla yüzmeye gelen lezize Eva'nın masalsı, fantastik aşkı. Anton ismini pek severim, çocukluğumun güzelliklerinden Der kleine Vampir'i hatırlattığından olsa gerek. Bi geçmişe gidip geleyim ben, güzelmişti o yıllar..
Eva evini kaybedince babişiyle havuza yerleşir, Anton suluboya hayatının aşkıyla Tuvalu'ya kaçma hayallerindedir, ama filmin kötüsü Gregor  peşlerindedir. Filmi önce siyah beyaz çekip sonra renklendirmişler, sessiz dedim ama biraz diyalog var filmde, sessize yakın diyeyim. Büyük Okyanus'ta 9 mercan adasından ibaret mini boy, Türkiye'ye vize uygulamayan sevimli bi ülke Tuvalu. Küresel sıcaklamalar hasebiyle insanları sular altında kalma korkusunda, kalmazlar işallaa. Bu vesileylen Tuvalu için hayır duamı da ettim iyoldu.
Film pek nadide, pek leziz. Anton'u canlandıran Denis Lavant,  Delicatessen/Şarküteri'deki Dominic Pinon kıvamında bi oyuncu. Her ikisi de mimiklerde usta, filmler de bi harika.   


22 Şubat 2010 Pazartesi

Siyah-beyaz sessiz güzel: La antena (2007)


Ya ne tatlı filmdir bu, sessiz sessiz kazmıştı içine düşeceğim fantastik kuyuyu. Şarlodan mütevellit sempatim vardır sessiz siyahbeyazlara, güzelmişti o dönemler, büyüdükçe renklendi kirlendi herbişe.
Arjantinli Esteban Sapir çekmiş, isme bak hele, 80lerde çocuk olmalıymış. Picado Fino/Fine Powder adlı filmiyle beraber hepitopu iki filmi var bu elinden öpülesinin, yani çektiği filmlerin yarısını izlemiş bulunuyorum vaynasını. Araya araya belki bulurum diğer yarısını da, hem insan neler neler buluyo aramayla, kendi yarımızı bile aramaya cüret edebiliyosak heygidi..
Basını-medyayı-teksesliliği/hiçsesliliği eleştirirme işini öyle zarif öyle fantastik öyle keskin öyle eşeğin kulaana bişeyler kaçırmaksızın öyle daha nasıl anlatabilirim bilemedim yapıyo ki bu film, öyle böyle değil, benim için de şöyle böyle diyenler varmış ama hade yüzüme desinler de göreyim. Üstelik 11 haftada çekilmiş, inanmam vallaa yemin et derken bi yıldan fazla postpırodüksüyonladıklarını okuyunca ısrar etmedim. Ya neresinden nesini anlatayım bilemedim ki, en iyisi hiç karıştırmiyim, övmekten sıkılmayacağım hastası olduğum unutamadığım ama anlatamadığım bi seyirlik olsun bu.

gel de sipanyolcayı sevme kelimenin şirinligine de gel bi yandan: pelicula..

16 Şubat 2010 Salı

Caché (2005)

Bende Haneke fobisi var (benzeri için bak: Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk, Elif Şafak..) Kuzen ve beyiyle beraber kurdun gününü (Le temps du loup) izlemeye koyulduğumuz o nallet günden beridir var bende bu, aşamıyorum, korkumla yüzleşmek içindir ki geçen bilgisayarımın dehlizlerinde rastlayınca bu filme çift tıkladım gitti. Halbüsi talebeliğimin sineması kavaklıderede izlemiştim Funny Games'i , nasıl da zevkilen gerim gerim gerilmiştim. O zamanlar toyluk var tabe tutmamışım aklımda yönetmenin adını sanını, nerde kaldı Ulrich Mühe..Sonradan Haneke filmi olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım bi de cahil cahil. Funny Games gibi cillop bi film çekmiş olması gerçeği bile yetmedi yetemedi Haneke önyargımı yok etmeye.
Caché'ye gelirsek: şimdi bi çift var ki, oyuncular Juliette Binoche ve Daniel Auteuil, vay be dedim, güzel bi seyirlik geliyo hazır ol, Haneke affet beni haksızlık etmişim sana diycem dilimin ucunda kelimeler. Bu çifte, neydiği belirsiz muhteviyatı itibarıyla gözlendiklerinin delili bitakım kasetler (VHS), bi çocuğun elinden taze çıkmış görünümlü  kartlar gelir. Beklenmedik kapı zilinden bile tırstıkları için böyle şeyler haklı olarak polise gitme sebebi, ancak dertlerine derman bulamazlar. Koca film geçiyo, kasetler kartlar havada uçuşuyo, adamımız bi kasetteki ipin ucunu takip ede ede zamanında anababası öldürülen, bu olayın akabinde evlat edineyazdıkları ama  kan kusuyo bu çocuk iftirasıyla müspet geleceğine taş koyduğu cezayirli hizmetkar çocuğuna ulaşır. Bu bebeye attığı diğer iftira da kafasız horoz çırpınışlarında saklı/hidden/caché. Şimdi frenk ellerinde horozun anlam ve önemi konulu bi alt metinsel çıkarımsal şeyler yazabilmek isterdim, işte belki de bunu yapamadığımdan zevk alamadım bu filmden.


Neyse cezayirli bebe bulunur, zaman onu göbekli bi kaybedene döndermiştir, bir de oğlu  vardır. İşte burlarda bi yerde bi intihar sahnesi var, ne yalan söyliyim hopladım yerimde, yorganı çekmiş yatarak izlediğim için içimden hopladım, lalalala noliy diye bi bocaladım, sonra nassı çekmişler aceba, tek seferde becerebildiler mi, beceremedilerse o duvarları silip silip bi daha mı çektiler, filmcilik zor zanaat be  hacı  diye bence önemli bir başkasına göre gerzekçe olabilecek bi takım meselelere kafa yorduğumdan filmin gergin dramatizminden kopmuş bulundum. Biraz daha izledim, anam sonra bi baktım yazılar akıyo ekranda, bitmiş film pii, bişey kaçırdım herhal diye başa aldım biraz, abooo bitmiş vallaa. Bavyeralı michael, bana bunu da yaptın ya, Das Weisse Band'ı sittin sene izleyemen artık. Tükürdüm dilimin ucunda tuttuğum kelimeleri.
Sonunda, eenolduşimdi/neydibuya dediğim filmlerden hazzetmiyorum, ya da hazzetmediğim filmlerin sonunda eenolduşimdi/neydibuya  diyorumdur bilemiyorum (benzeri için bak: Yumurta, Mayıs Sıkıntısı, İklimler..) Ben Hanekenin sallamadığı,  kasetleri kimin hazırladığını bilmek isteyen pragmatist, izlediği filmden zevk almak isteyen hedonist  tayfadanım belli ki,  beni tırtlamayanı ben hiç tırtlamam. Ama ev güzel, yatak odası düdük kadar,  mavi mavi döşemişler erkek bebek odası gibi ama olsun, kitaplarla kaplı televizya güzel, peynir rendelemece+kırmızı şarap içmece güzel..

tırıvırı: Georges'un çıktığı sinemada görülen afişlerden biri tanıdık: Kötü Eğitim/La mala educacion (2004) ki Gael Garcia'ya rağmen bayıldığım bi film değildir, Pedro Almodovar 10 yıl çalışmış filmin konusu üzerine, yok yav bi yerde bişeyleri çok pis kaçırıyorum ya neyse..

30 Ocak 2010 Cumartesi

Leningrad Cowboys Go America (1989)

Bi filmi sevdiysem yönetmenine de kanım kayniy, diğer filmlerini merak ediyorum heman, becerebilir de izlersem başka işlerini bazen hastası oluyorum bazen de tek filmlik bi balonmuş diyorum kendi çapımda, pii balona bak, bi iğneye bakar diyorum. Aki Kaurismäki onlardan diil elbette, hastası olduklarımdan, Ingmar Bergman mertebesinde değil gözümde henüz ama az kaldı. Bi de öğrendim ki Jim Jarmush'la (JimJar diycem bundan sonra, okumaz hem bunu) da dost imiş, ohh dadından yinmez oldu. Bikaç tesadüften belliyli böyle bi kınnekşın olduğu, JimJar'ın Night on Earth (1991) adlı nadide eserinin Helsinki kısmısında Aki Kaurismäki'nin (AkiKa diye kısalttım gitti) kıdemli aktörü Matti Pellonpää' yi Mika suretinde (Aki ile Mika kardeşlermiş) gördüğümde bi işkillenmiştim, meğer o kısmı AkiKa çekmiş. Tevekkel didim kendi kendime. Sonrasında şimdi anlatmaya yeltendiğim filmi izleyip, JimJar 'ı da burda araba satıcısı suretinde görünce tamam dedim, oldu bu iş. Roberto Benigni'yi de bi AkiKa filminde göresim var, varsa da böylesi benim haberim yok.

Başlıktaki filme gelirsem, aslında bi batında 3 AkiKa filmi pirocem varıdı (vay be piroce filan demeye başladım, yakında prodüksiyon neyin de yaparım, ben pirodüktüm oldu valla) ama baktım bu dağınıklıkla yapamıycam, bi yerden başliym dedim de aldım elime lö kılavyeyi, ama hala bi yerden filmi anlatmaya başlayabilmiş değilim, dağınıklık derken ciddiyim.



Rus menşeli, garip kılıklı (o saçlar ve ayakkabılarla bi penguen türü diyebilirim), absürt karakterli bi grup  müzisyenin şöhret olma amacıyla amerikaya doğru seğirtmelerinin filmi: Leningrad Cowboys Go America. Ulaşırlar  rüyalar ülkesine, ama işte ulaşana kadarki kısım tam filmlik.

İçlerinden bi tanesi hakkın rahmetine kavuşur sanki, ama yabancı ülke yasaları izin vermez onu gömmelerine, Leningrad Cowboys (LC) nereye, o da oraya. Tabutu hem meftayı hem biraları soğutan buzla doldurmak suretiyle buzdolabı değil adeta buztabutu olarak kullanırlar, daha doğrusu grubun çakal lideri (kendisi Matti Pellonpää'dır, şaşırmadım) kullanır. Bu yolculukta yolları bi meksika düğününe düşer, arabaya sığmadıkları için bagaja koltuk atarlar. Bu düğünde ölü arkadaşları, başından beri kendilerini özenerek takip eden ezik eleman ve viski sayesinde canlanır, üstelik sahnede, başlar sazının tellerini tıngırdatmaya. Yeri gelir biz fakiriz yazısıyla dilenirler, yeri gelir donuklukta kendilerinden eksik olmayan kitleye musiki icra ederler, rock&roll   kitaptan öğrenilmiştir, tıpkı ingilizce gibi. Bu yolculukta, golfstreama kapılıp amerikaya sürüklenen kuzenlerine rastlarlar, her işte bi hayır vardır..Hapishanede teneke kutularla haddinden güzel müzik yaparlar, kıymet bilmeyen gardiyan kulaklık takar ama.

Neyse, böyle anlatınca absürt olmadı pek, izleyince öyle ama. Saçma ama güzel, güzel ama komik, komik ama akıllıca, akıllıca ama saçma..Ama parantezine alıp, sadeleştirme yaparsam sonuca ulaşabilirim sanırım. Matematiğim iyiydi bi vakitler, yeminlen..

Film filan dedim de, böyle bi grup gerçekte de var, finlandiya menşeli. Gerçek ile film arasında kesin bi çizgi çekmiş gibi oldum, keşke olmayaydı öyle bi çizgi, filmlerdeki kafalar gerçek olaydı..Şu şekiller kendileri:


Tek filmle kalmamış elbette LC maceraları, daha başkaları da var, mesela, örneğin. İzlemedim hiçbirini ama meraklardayım.Sevdim ben bunları..

Alakasız ama aklımdayken demeden geçemiycem: Body of Lies daki leo dicaprio sanadır sözüm:  insan bi selamünaleyküm demeyi öğrenir, arapça biliyorum, siyasi danışmanım diye havanı atıyosun filmde ama işte ağzında geveleyince  aleyküm kısmını filmin film olduğu hemen anlaşılıyo, olmuyo, yakışmıyo sana..

14 Ocak 2010 Perşembe

Otobüs (1974- imdb'ye göre 1976 olmadı 75'te anlaşalım)




Çok eskilerimde kalmıştı bu film, özlemişim, tazeledim de geldim. Tunç Okan'ın hepitopu üç filminden biri Otobüs, ilki. Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek, bi otobüs var filmde, içi dolu kuzucuk. Otobüsü tee memleketten elin şıtokolmünün meydanının ta ortasına parkedip çekip defolup giden, boynu altında kalasıca bi çakalımız var.. İş, aş, dolaylı eş vaadiyle kandırdığı safımbenimlerden cukkaladığı paraları (bozukluklarına kadar sömürür vijdansız, bi tanesi diliyle ıslattığı kurşun kalemiyle not alır ne verdiğini, off, yazıktır ya günahtır beaa) yiye yiye oranın en dandik rospikleriyle yer..Rospikler ama onlar da çakalın önde gideni, hele o gözlüklü tontiş yok mu (var), saat çıkarıp kurdu bi de iş arkadaşının mesaisi başlar başlamaz.. Fazla mesai yapmak zorunda kalmadılar neyse ki. Aziz Nesin'in filme yorumu:
Bu film çok saçma, ben milletimi bilirim, o kadar Türk bir otobüste İsveç'in ortasında 1 hafta kalacak ve dışarı bile çıkmayacaklar, o kadar zamanda o Türkler dışarı çıkar 3-5 sarışın hatun düdükler iki de kebapçı dükkanı açarlar.
Valla ben duymadım, söyleyenlerin yalancısıyım. Yalan iyi bişey değil ama işte bazen lafın gelişi, geldiği gibi gidişi insanı yalanla kanka yapabilir, insanız hepimiz. İyi de var kötü de içimizde, bigün yiniz sonra bi bakıyoz hooop yang oluvermişiz. Böyle doğamız, değişken delişmen..yeşilmen vardı bi de yelizinden.
Filmin konusu keklenen garipler ve kekleyen çakallar olarak özetlenemez ama ben özetledim geçti artık. Çakalı da kekleyen daha çakal biri çıkar elbet bigün, karma dünyası, rüzgarı ekiyosan fırtınasında ay şapkam uçtu vay eteem havalandı demiyceksin. Etekle şapka da nepçim olmuş, git değiştir hacı. İşte otobüs meydanda kalır öyle, bayaa bildiğin meydan..

Sarışın parlak bi polis gelir, ya da zabıta ya da meydan bekçisi bilemiyorum artık, eldivenli elleriyle zorlar ama açamaz külüstürün kapısını, içerdekiler bu sırada yusuflardan yusuf beğenir. Akşam olur, yavaş yavaş inlerinden çıkarlar, temel ihtiyaçları sırasını bozmadan karşılamak gereklidir. İçlerinden biri kaybolur (ne de özenli taramıştı seyrek saçlarını), tünediği yerde donar, düşer arkaüstü..Pek fena sahnedir, belki abartıdır ama etkili midir, bence evat. Tunç Okan kendi de oynamıştır, geleceğe dönüşteki çılgın pırof kılıklı bi isveçlinin yanaşması olarak bi gece klübüne gider, orda gördükleri yüzünden dellenir. Bu karakter, arada pamuk tarlasında çalışan işçi görüntüleri görür hep zaten. Bi şok yaşıyodur kesin, kültür mü artık neyse bişey var. O da zayi olur maalesef.
Sürreal sahneler de var (sürmanşet var, bi de sürklase o da güzel), maskeli tipler kovalamaçlar filan. Oralar biraz denişik, tuvaletteki eleman var artık junkie midir nedir günahı boynuna, pek bi uğursuz. Bizimkilerden birinin kara kaşına kara gözüne baka baka konuşur ama iletişemez. Otobüs hala meydandadır, ertesi gün olur. İki eksikle otobüstedir herkes, üşümüşlerdir çok, ama bıraksan sanki orda yaşlanmaya hazırlar gibi bi halleri de vardır. Yetkili isveçliler bu sefer açabilirler otobüsün kapısını, sorarlar kimsiniz nesiniz diye; susarlar, bakarlar..bakarlar, susarlar. Ta ki herbiri otobüsten, oluşturdukları yekvücuttan birer birer kopartılan uzuvlar gibi çekip çıkarılana dek.


Gurbetlik zor zanaat, acıklı mesele. Ekmek paran için vatanından kopmak fena; hade koptun, ekmek de yalan olduysa daha da fena. Diş doktoru Tunç Okan iyetmiş de çekmiş bu filmi, özel film, güzel film. Bir kere izlemeyle yetinmem. Benim kriterim de bu işte, bi daha izlemek geliyosa içimden çok iyidir o film bana göre. Biraz tırt bi kriter, bilimsellikten uzak filan ama iyi kötü kriter, ya hiç olmıyaydı.

kendime not: balkız var bak, onu da yaz bi ara.

8 Ocak 2010 Cuma

Yazı Dizdim : Sidney Lumet - 12 Angry Men (1957)



Yazı dizime geri dönüyorum bu yazımla. Sidney Lumet'in ilk filmi, 12 kızgın adam, içlerinden bi tanesi o kadar da kızgın değil ama, çok daha aklıselim, elini vijdanına koymuş, matematiği guvvatlı, kendinden emin, ikna kabiliyeti yüksek, karizmatik (sonradan değil doğuştan). Henry Fonda'nın canlandırdığı 8 no.lu jüriden bahsediyorum. Filmin konusundan detaylıca bahsetmiycem bu sefer, sonunu yazsam yeter :p , yok yav onu da yazmıycam bu sefer.

Bi odada 12 adamın etrafında dönen epi topu 96 dakikalık bi film, ama ne film..Oyuncular teker teker döktürmüşler. Şu anda hayatta olan tek jüri 5 no.lu olanmış. Sidney Lumet'in de alameti farikası olmuş sonra mahkemeli filmler. Ben başka mahkemeli bi filmini izlemedim, izlesem iyolur gerçi, yazı dizimin malzemeleri azalıyo birer birer..

Bir çocuğun hayatı bu 12 kişiye bağlı, oybirliği ile almaları gereken karara bağlı. Bu karar sürecinde sürüklenip durdum filmin sonuna kadar. Sanki bana da bi iskemle çekmişler gel burda otur da izle demişler.
Sonraları bi rus versiyonuna denk geldim: 12
Yönetmenine bakmadan izlemiştim, meğersem kendisi daha önce Julia Ormond'a rağmen bana sıkıntılardan sıkıntı beğendiren Sibirya Berberini çeken Nikita Mikhalkov imiş, bilmediğim iyi olmuş, belki de vazgeçerdim izlemekten, böyle de kinciii haseet nalleet aksiii bi şeyim işte..
Neyse rus uyarlamasını da beğendim ben. Hikaye aynı minvalde ilerliyor, jüri dediğimiz topluluk bi okulun spor salonunda karar için kıvranıyolar..Bu seferki sanık çocuk çeçen, rus olan üvey babasını öldürmekle suçlanıyor. Haliyle arada rus-çeçen savaşı ile ilgili kısımlar var. Ama 12 Angry Men gibi bi kült filmin ardılı olmak kolay değil, bi ağız bükme payı bırakıyo film.

Böyle tek bi yerde geçen filmleri düşündüm de şimdi, bak seen düşünebiliyosun demek, işte zorlarsam oluyo bazen, aklıma Rope geldi. Ne güzel ince ince gerer insanı, çok konuşma vardır, iyi kafa yordurur, ip çıktı la, olm yemek yiyollar ölünün üstünde ne midesizlermiş diye diye zevkle izlenir. Hitchcock'un ilk renkli filmiymiş. Bu yazı yazma işi iyi oldu ha, bi yandan yeni yeni şeyler öğrenir oldum.

Bi de The Man From Earth var dee mi yav, bana filmi verenden aldığım gazla nasıl şişirdiysem beklentileri artık öyle patladı film elimde. Pek sevemedim demek istiyorum da lafı dolandırıyorum. Sanki sınavdayım da bilmemkaç kelimeden aşşaa yazmayın demişler gibi sündürmenin alemi yok, hemen başka şeye geçiyorum da neye geçecektim laf kalabalığından unuttum.



Hah hatırladım, şimdi rus, tek mekan filan demişken bi filmi daha paylaşıp kendimlen vedalaşıcam. Rusya'daki pek kıral bi müzede geçen bi film kendileri, bayaa bi koşmuştum peşinden, o da pek bi nazlanmıştı, şapşal şey benden daha iyi bi izleyici mi bulacaktı, iş olsun, neyse elde edince ben bunu hevesim kaçtı, izleyemedim bi müddet, sonra bi ara hatırladım dur ya o kadar uğraştım bi izliyim bari diye, onda da tamamına eremedim, hala aklımdasın ama bebeyim elbet bir gün buluşacağız. Aleksandr Sokurov'un tek sekanstan ibaret Russian Ark'ından bahsediyorum (Russkiy Kovcheg). 99 dakika başladığı gibi tek planda bitiyo, iddialı bi şey çok. Heyecanlandırıyo insanı, manyak şey..





5 Ocak 2010 Salı

Göremiyorum, doğuştan değil, sonradan filmi : Blindness (2008)

Kitapken filme evrilmiş bir hikaye, ama ben kitabını okumadım, okusam iyi olurdu, kitap daha iyiydi hocu, bu ne bissürü şeyi kırpmışlar, politik tarafının esamesi okunmeyor, bu kitap uyarlamalarını heç yapamıyorlar yauv, yüzüklerin efendisi hade neyse diye uzattıkça uzatırdım konuyu, ama işte kahretsin ki okumadım, hatta utanarak ekliycem ki Jose Saramago’nun sadece bi kitabını okudum, onu da hızlı hızlı okuduğumdan bişe anlamadım, Baltimore kalmış aklımda ki o da yanlış kalmış baktım Baltasarmış doğrusu, bi de bir sürü aziz vardı sanki, oldukça yüzeysel çokça cahilim bu konuda.
Filmi ise bi kere izler geçerim bi daha izlemem, ama güzel. Akça pakça bi film, bu aydınlık yer yer gözünü alıyo insanı, körmüşsün efekti veriyo, ama filmdeki gibi körlük, öyle karanlık körlük değil. Konu özetle bulaşıcı körlük sonucu insanlığın cortlaması. Saramago ve Meirelles ikilisi gelseler şimdi yüzüme tükürseler, yağmur mu yağıyor efendim derim, saygım sonsuz kendilerine. Ama ana hatlarıyla (ki bu hatlar çok kalın hatlar) konu bu, detaylara inince bir sürü çıkarım yapılabilir, ben çok çıkaramayabilirim. İlk kör olan gözü kör olmayasıca bir uzakdoğulu, ondan doktoruna, doktorundan başka hastalarına, başka hastalardan başka insanlara derken derken yayıldıkça yayılır bu körlük. Bu ilk körler kaderlerine terk edilmek üzere kötü, nalleet bi yere hapsedilirler, işte orda bi takım olaylar var ki bana biraz uyduruk geldi. Kitapta da böyleyse kitap da uyduruk gelirdi, ama Saramago’ya saygıdan sesim çıkmazdı. Mesela şu olay: Bu ilk dönem körler toplaşa toplaşa 3 koğuş olurlar, her koğuşun da başında doğal bi lider peydahlanır. 3. Koğuşun pislik, pislik olduğu kadar da yağuşuklu lideri silah zoruylan yemeklere el koyar, öce değerli eşyanızı getirin öyle vericem der, milleti soyar sovana çevirir, sonra kadınlarınızı yollayın der.

1. Koğuş ki, başında başrolümüz göz doktorumuz var (diğer başrol doktorun hanımının, kendisi bu kör kabak dünyada tek gören insan, ama o da gözünün önünde olanı biteni görmüyomuş gibi davranıyor, bilmem artık ezik mi hissetti kendini herkes kör bi ben görüyorum o zaman ben de görümüyomuş gibi yaparım mı dedi bilmem, yahu kocası olacak adam bi rospikle diyim sen anla, al takke ver külah, hiç sesini çıkartmadı, bi de gitti kızın saçını başını okşadı), neyse bu 3. Koğuşa kadın servisi işine kadınlarımız karar versinler dediler. Böyle diyen tüm 1. Koğuş erkeklerine yekten bi lafım var: “Hey dostlar sizin sorununuz ne biliyo musunuz, o kocca kıçlarınızın kafalarınızdan büyük olması.” Kadın kısmısına bırakırsan kararı nolur, ya zurnacı ya davulcu, sıralama yanlış olmuş olabilir. 8-9 kadın fıtı fıtı giderler 3. Koğuşa, bi eksikle dönerler. Şimdi böyle olaylar dönerken, bu doktor eşi ablamız niye bi halt yapamıyor, elin kolun sağlam, gözün görüyor çok şükür, içlerinden bi kişi ölünceye kadar hiç bişe yapmak aklına gelmiyor nedense. Aklına gelen de 3.koğuş ağasını makaslamak, az kalsın onu da yapamıyodu, kendi de cortlayacaktı şansı yaver gitti. Bence buralarda film fantezi olduğunu belli ediyor, bu kadar mı pasifflora olur bi insan.


Sonra o ıvranç yerden kurtulup şehre akarlar. İşte bu şehir planlarında aklıma 28 Gün/Ay Sonra geldi hep, orda da ıssız Landın sokakları resmedilmişti başarıyla, burada hangi şehir bilemedim, ama güzel gene. Ben böyle kalaba şehirlerin ıssız adamlaşmasını izlemeyi seviyorum sanırım. Bunun da kökenlerine inmeye kasarsam: bizim ev hep kalabalıktı, annesi babası çalışan tek tabanca bi arkadaşım vardı ortaokulda, okul çıkışı evlerine gittiğimizde pek bi özenirdim, evde kimseler yok, istersen kafanı dinle, istersen eğlen coş. Bizim eve giderdim, bi de ayile apartımanı, kardeşler kuzenler komşu bebeleri, o evden sonra miting kalabalığı gibi gelirdi. Şimdilerde seviyorum curcunayı, yalnız yaşayınca anladım kıymetini evdeki sesin sedanın ama çocukken vardı öyle bi izolasyon özlemim. Bu özlemimden mütevellit seviyor olabilirim, ya da öylesine de olabilir, nedensiz de sevilir en nihayetinde.. Evdeki ses evdeki ses baaam evdeki ses evdeki ses bam baaaam..kartel bir numaraydın nerdesin şimdi?


Neyse, bu grup iyi kötü bişekil doktorun evine varıyolar, yağmurda yıkanıp ateş başında sohbet ediyolar. Karınları yok, altları temiz, keyifleri pek bi yerinde cağnım. Akabinde ilk körümüzün gözleri açılıyor, sevinç coşku gırla, ama doktorun hanımı gene bi garip bi buruk.

İyi ki gözüm, kulağım, burnum yerimde diye düşünüyorum. İnsan kıymetini bilmeli, valla bak bi kör oldu insanlık her şey birbirine girdi. Bi de herkes kurbanken, içlerinden bazılarının duble kurban olmaları da fena. Koğuştaki durumdan bahsediyorum, ya hepiniz körsünüz işte, sizi tırtlayan yok, bu durumdan nasıl kurtuluruza ortak kafa yormak yerine, bu durumdan nasıl faydalanabilirim acizliğine düşmek insana yakışır bişey. Bi çıkarımlar çıkariyim diye kasıyorum farkediliyo mu bilmem. Sonradan körlerin dünyasında doğuştan körlerin durumu da başka bi çıkarımın konusu olabilir, ama ben ilgilenmiyorum.

Tabi film izleyip tırıvırıya bakmamak olmaz: Bizdeki hamam vakası gibi olmuş, Görme Engellilik Ulusal Federasyonu (salladım biraz: orijinali National Federation of Blind) filmi ve kitabı körleri yetersiz ve ahlaksız gösterdiği gerekçesi ile protesto etmişler. Şimdi sitelerinden geliyorum, yerleri Baltimore’daymış. Yukarda Baltimore demiştim bi yerde yanlışlıkla da olsa, bununla beraber tek bi yazıda Baltimore deme rekorum 4 oldu.

Bi de hep kör kör diyip durdum: Görme özürlü diyince de olmuyor, görme engelli demek lazım belki. Şapkalı a’larla yazılan ama da olabilir ama şapkalar kalktı diye biliyorum. Burda da cahil, ihmalkar ve sığ oldum biraz izninizlen.

Son olarak, mavimsi gözlü kör üstelik ihtiyar zenci, üstelik tek gözünde bant var, saçların kırpık kırpık, ama kafa yuvarlaklık endeksin bi harika. Gene de karanlıkta görsem korkarım senden bilesin.
En son olarak: 2. Koğuş var mıydı, vardıysa ne silik bi koğuşmuşunuz olm siz. Hiç aklımda kalmamışsınız.

31 Aralık 2009 Perşembe

Yazı Dizdim : Sidney Lumet-Dog Day Afternoon (1975)

Yazı dizicem dedim, bari bi konuda dediğimi yapayım, utandırmıyim kendimi kendime gayretiyle yazıyorum ikinci yazıyı:


Dog Day Afternoon (1975): Gene ben yokum, ama Sidney Lumet ile Al Pacino beraber sürükleyici bi film yapmışlar bile çoktan..Konu banka soygunu, böyle heycan var, adrenalin var, Al Pacino’nun harikalade oyunculuğu var. John Cazale'nin yandaş oyunculuğu var. 1972’nin sıcak bi ağustos evleden sonrasında vuku bulan gerçek bi banka soygunundan esinlenme var. Bankayı soyan kişi aslında şu imiş:

Eşcinsel sevgilisinin cinsiyet ayarlarını değiştirmesi için soyunmuş bu soyma işine. Ivır zıvır deryası imdb’den öğrendiğime göre John Wojotowicz bankayı soyduğu gün The Godfather’ı izlemiş de ordan aklına gelmiş bu hinlikler. Bir başka yazı dizisinin konusu olabilecek bu kıral seyirlikte bilindiği üzre hem Al Pacino var hem de John Cazale (hayınsın fredo zalımsın fredo). Kaderin cilveleri hep bunnar. Bi tırıvırı bilgi daha: Dış çekimler dog day sıcaklığında bi gün yerine sovuk havada yapıldığından kelli, ağızlarda buzla oynamışlar, nefesleri bellolmasın diye. Bu işler zor işler, kolay mı ekmek parası kazanmak diye diye konuyu dağıtmaya yelteneyazıcam bi. İşe bak, ben tam da bu yazıyı yazarken yan masamdaki tilifon godfather'ın müziği ile ünlemesin mi, bu bi işaret mi, değilse niye oluyo böyle şeyler kafam karışıyo sonra, bişe olmadan da karışık kafam yeterince zati.


Ne genç-tıfıl-toy ama hep karizmaymışsın sen al pacino. Yıllar yıprattı seni de herkesler gibi, robert'ı eskittiği gibi eskitti seni de. Şu Rigthteous Kill denen filmi çekmiyeydiniz daha güzel kalıcaktınız aklımda, neyse olsun varsın ah çekinme sen yine yalanlar söyle.

30 Aralık 2009 Çarşamba

Yazı Dizdim : Sidney Lumet - Network (1976)

Hani böyle yazı dizisi yapıyolla, numara koyuyalla 1-2 filan diye, heveslendim ben de yapıcam. Yazıya dizmek istediklerim Sidney Lumet Filmleri. Gerçi benim yazı dizisi çok uzun süremeyecek gibi çünkü bikaç filmini biliyorum sadece. Olmadı izlemiş gibi yaparım, intihal ederim kimbilir. letis sıtart ozman:




Network (1976) : Ben yokken çekmiş çevirmişler bu filmi. Ortalama bi insan evladının hergün kendisiylen bi şekil hoşbeş ettiği televezyon denen tüpün/kutunun iç ve pis yüzünü dökmüş ortaya Sidney Lumet. O dünya ki içinde ne dolaplar gardolaplar dönüyo, kimin eli kimlerin ceplerinde, reyting uğruna elini kana bulayan ne insanımsılar (humanoid) var. Eleştirirken düşündüren, düşündürürken yeren, yererken bidaha eleştiren böyle böyle süregelen hoş bi döngüsü var filmin. Oyunculuklar haddime değil ama 10 numero. Zati 4 oskarın üçünü oyuncular kapmış, hele bi tanesi var ki 5 dakkalık performansıyla almış ödülü (Beatrice Straigt). Haşin Kurtarıcı Havırdı canlandıran Peter Finch oskarına ebediyete intikal ettikten sonra kavuşmuş (tekrarı için bakınız: Heath Ledger). Senaryoyu alıp fosforlu kalemle olmadı kırmızı kalemle altını çize çize okumak lazım, Howard Beale'nin televizyonla ilgili söylediklerini bugüne kopipest yapmak lazım, şapkayı alıp önümüze koymak lazım, şapka yoksa almak lazım, havalar sovuk kafayı üşütme. Bi örnekleme yapacak olursam: "Bugün televizyondan çıkmamış herhangi bişeyden haberi olmayan koca bi jenerasyon var." İngilizyacam bu kadarına el verdi, daha güzel tercüme edilebilirdi mümkündür. Sonra diyo ki havırd, televizya gerçek biz ilüzyon olmuşuz halbüsi biziz gerçek olan, çık cama bağır kendine gel (I'm as mad as hell, and I'm not going to take this anymore-çok pis kızdım ve hey dostum buna daha fazla dayanamıycam mealli bi repliklen bağırılcak). Zeitgeist'da da bahsedilir bu filmden ve içerdiği düşünce balonlarından.


Bi de kırık bi aşk hikayesi var, orta yaş bunalımı yaşayan bir insan bir insanımsıya (negzel ablamızdın sen faye abla) aşık olur, biraz eylenirler, sonrasında adamın tahmin ettiği üzre mutlu son: Hanımına (hani şu 5 dakkayla oskarı götürüveren) geri döner, veda konuşmasında da sağlam bozar insanımsıyı. "Zevki, acıyı ve aşkı hissettiğim sürece ölmeyeceğim" der bırakır kadını öyle. Bırak tabe ya, baştan hataydı, torun torba sahibi olacan hala zevk peşinde aşk peşindesin, sen demiyo muydun yaşıtlarım ya ölüyolar ya torun sahibi oluyolar diye. Senin kız da yüklüydü anasını bırakıp gittiğinde, o kız sonra lohusa haliyle anasının acılarını sarmaya bisürü yol tepti senin yüzünden, neymiş aşk yaşıycam, zevk yaşıycam..Bırak allasen, tornunla aşk yaşa, o da aşk biyerde, aşkların en güzeli belki, yaşamadan bilemezsin, yaşa bi, sonra bi daha konuşalım..Sinillendim biraz evet.

Konuya geri dönersem, kocca filmde (filmin içindeki reklam ve tv şovları hariç) müzik diye bişe yok. Bilgi küpü imdb'den öğrendiğim üzere: Howard Beale rolü önce Henry Fonda'ya teklif edilmiş, çok (h)isterik diye kabul etmemiş (dur bakalım sayın Fonda, 12 kızgın adam var bak serinin devamını yaparsam eyer, orda görüşcez senle- ya resmen Henry Fonda'ya seslendim temin, kaybediyorum kendimi yavaş yavaş..).

Filmden bana kalan sorular : İnsan mıyım, insanımsı mıyım? Zevk var mı, aşk var mı? Acı var mı acı?

26 Aralık 2009 Cumartesi

paranormlar hiyerarşisi




evet bi film izledim, öyle bişe yapmadan yazı yazmak zor, bi malzeme lazım bana ki saçmalayabiliym..malzemeler: bi adet kötü film (orjinal olsun, korsan çabuk bayatlıyo), bi kilo sıpoylır, bir tutam kinaye, alabildiğine görmemişlik..bunnarı kulak memesi kıvamına gelene kadar karıcaz şimdi:

şimdi bi çiftimiz var, kız ders çalışıyo örtmen olcakmış hanimiş, oğlan desen serbest serbest bişiler yapıyo hiç anlamadım, bunnar böyle han gibi evde iki kişi yaşıyolar, salonda kocaman televizya var hiç açıldığını görmedim, havuzu minderli salıncağı barbeküsü böyle herbişeyi tastamam dıbleks bi ev, kişi başına bi kat düşüyo yav insaf..keyti olan kızceyiz paranormlara girmiş böyle 8 yaşından beri iyi sıhhatte olsunlar peşinde.. manitası mika takık, herşeyi kameraya çekicem ben yencem onları seni kurtarıcam modunda..bak şömine de vardı evde gel de sinir olma..neyse, bunlar başlıyo çekimlere..işte ben diyim 20 sen de 30 gün artık hatırlamıyorum kaç gün kaç gece çekimler devam ediyo..hacı bi nevresim değişmez mi yav, aynı çarşaftan bissürü mü almışlar, böyle kesekaadı renginde hergün aynı..koktunuz beaa ne pismişiniz, kokuya geliyo o dimın ben size diyim, öle cadıkovanpırofların peşinden koşacağınıza atsaydınız çarçafları makineye yumoşu da koycaktınız lavantalısından, bak gör kalıyo muydu iblis filan..

efenim günler geçtikçe malum öbüralemli güçleniy, bizim çift de giderek gerzekleşiy..kapı önlerini pudralıyo erilkişi ki şeytan geldiğinde papuçlarının izi çıksın, çıkıyo da..tivitinin biraz iricesi gelmiş de basmış orlara hep yalınayak, iz her yer..takip ediyolar, tavanarasına varıyolar, eski yanık bi fotraf buluyolar.. bi gece kızı bacaklarında sürüye sürüye odadan çıkarıyo, yerler kesin pis, bacaklar paspas misali sildi süpürdü heryeri..arada bi yerlerde keytiyle aynı kaderi paylaşan başka bi kadın var 60lardan, işte onun akıbeti filan, kendi kolunu yiye yiye ölüyo, bizimki de hiii bende mi böyle olucam korkularına garkoluyo..beter olacak haberi yok..en sonunda çıldıriy, mikasını doğriy..soora hacıyatmaz gibi bi oyana bi buyana sallanıp dururken eve polisler geliyo..kızı pıçahla görüce mala bağlıyolar, çat diye vuruyolar, ya bi durun de mi, bi sorun elindekiyle niyapıyon bırah onu diye de mi, bi çelme tak olmadı bacaana sık, yok alnının çatından vuruyolar..orantısız güç ecnebiyalarda da varmış dimek..

işte böyleböyle bitiyo film çok şükür, o öbüralemliyi bekledim kızın içine girsin, sesini kalınlaştırsın, dilini ters döndersin, gözlerini kaykıltsın diye olmadı, 15 bin dolarlık bütçeyle olamadı..

velhasılıkelam korku filmi diyemem, arkadaşların çabası takdir edilesi, emeğe saygı rep filan ama o kadar işte.. burdan türk filmcilerine seslenmek istiyorum..olm bu konudan çok pis film çıkar uğraşsanız, bizde ne hikayeler var üç harflilerin merkezinde dönen, 5. boyuttan kopye çekilse de olur, ama prodüksiyon kaliteli olcak, biraz paraya kıymak lazım, ama fazlası gelcek bak kesin..bu dandirik film milyor dolarlar kazandırmış varın gerisini siz düşünün gari..
Related Posts with Thumbnails