29 Nisan 2010 Perşembe

The King of Comedy (1982)

eskiden bi defterim vardı filmleri yazdığım, hala var ama buraya başladığımdan beri sallamaz oldum kendisini, bi film ödünç alıyorum izniyle:

"Robert De Niro'nun alışılmadık bir karakteri canlandırdığı medya eleştirisi bi film. Rupert Pupkin komedinin kralı Jerry Langford'a (Jerry Lewis: the king of comedy bizatihi kendi lakabı imiş) hayranlık ötesinde sapkınlık derecesinde öykünmektedir. Evini bi stüdyoya çevirmiş, kendi yarattığı gerçekliğinde komedinin ustası/kralıdır ama aslolan gerçeklikte bir loserdır.



Masha ise aynı sapkınlıkta bir Jerry tutkunudur ama sapkınlığın ekseni cinselliktir. Bu iki aykırı hayran Jerry'i oyuncak tabanca ile kaçırarak kısa süreliğine de olsa varolan gerçekliği yarattıkları gerçeklik ile değiştirirler. Rupert televizyona çıkar, bardaki esmer hatuna havasını atar; ancak Masha hayallerini Rupert gibi "gerçek"leştiremez, Jerry elinden kayar gider. Filmde Jerry Lewis soğuk, donuk bi karakteri canlandırırken, Robert De Niro silik, sönük, acınası bi karakteri kuşanmıştır. Bu tarafıyla filmin kendisi de aykırıdır. Ufak bi sahnede Martin Scorsese televizyon yönetmeni olarak gözükmektedir. Film kitlelere diğer MS filmleri gibi ulaşamamış ama eleştirmenlerin favorisi olmuş (Atilla Dorsay'ın tespiti). Belki de izleyici, bu filmdeki eleştiri oklarının bazılarının kendisini hedef aldığını hissetti, belki de sıradanlığını yüzüne vuruyordu ve bundan hoşlanmadı. Kimbilir..Rober De Niro'nun, annesinin seslenmeleri ile bozulan çekimleri, izlemekten en keyif aldığım sahnelerdi. Bi de Ray Charles'ın kadife sesinin fonda olduğu anlardı beni mesteden. Kısaca güzel film." 

demişim mart 2008'de, ne kadar ciddi yazmışım, halbüsi kimseler okumuyo, ben yazıyodum ben okuyodum, ne bu soğukluk anlamadım..

Neyse, Martin ustanın leziz filmlerinden biri, hararetle öneririm.

20 Nisan 2010 Salı

KOSMOS (2009)



Reha Erdem'in filmlerine tepkiler 2 ana grupta toplanıyo sanki..

1- Korkuyorum Anne, Kaç Para Kaç'ı seven ve her filmine bu beklentiyle gidip, filme kötü diyemeyen ama sevemeyen kitle. (Kaç Para Kaç'ı izlemedim ama ben bu gruptayım)
2- Her türlü hastası olanlar, filmlerine başyapıt muamelesi çekenler.

 Nuri Bilge Ceylan ve Michael Haneke fobilerim varken halihazırda, bir de Reha Erdem fobim olsun istemiyorum, ama korktuğum başıma geldi korkarım. Gene beklentilerle gittim (bi önceki için: Hayat Var), gene "yav film iyi ona bişe diyemem, görüntüler filan bi harika, ama uyudum bazı bazı.." dediğim bi film oldu.

Kosmos adlı delilikle dahilik arasında gidip gelen bi hırsızın hikayesi.. İyi oyunculuk çıkarmış Sermet Yeşil ama pek bi teatral diksiyonuyla filme yabancılaştırdı beni, tiyatrocu her halinden belli, ama  film değil de bi tiyatro oyunu izliyomuşum hissiyatına kapıldım yer yer. Beri yandan Nadir Sarıbacak bit kadar rolde bile iyiydi, ya da bende öyle bi kredisi var ki ne yapsa beğenicem.


Filmde çok beğendiğim yerler var,  oceli kısımlar misal..Kosmos konuşurken görüntüde susması, şarkılarda filan yapıyolar bazen ama bi filmde görmemiştim daha önce, yakışmış. Kazın koşaradım yürüme görüntüleri, Neptünle karşılıklı bağırış çağırışları, mezbahadaki ürkünç ama şiirsel pozlar, Kars'ın neresiyse oraları, o taş köprüler, yıkık evler, karların arasından akan dere.. Böyle parça parça bissürü harika şey var filmde, ama bütüne baktığımda eeee diyorum ve bunu demekten hiç hoşlanmıyorum dostum.


Haa Neptün de başarılı bence, sunuculuğundan daha iyi oyuncuyken Türkü Turan, ismi de ayrı bi kıskançlık konusu, pek güzel..İlk filmiymiş, cillop gibi bi başlangış olmuş, tebrik ediyorum kendısını.


Geçen bi dostla çekiştiriyoduk Reha Erdem'i, sonunda görüntü yönetmeni Florent Herry’nin filmografisinde az buz yere sahip olmadığını gördük (bkz: Kaç Para Kaç, Korkuyorum Anne, Beş Vakit, Hayat Var). Florent bi harikasın adamım demek istiyorum. Film altın portakalları topladı, ama keşki diyorum fragmanı kadar güzel olsaydı kendisi de..Neydi o fragman ya, Rachel's imiş o gergin yaylıların icracısı grup, dinlemeye alınası. A silver mt. zion'dan da tınılar varmış, araştırdım da geldim.

Sonu da iyi kotarılmış, çok güzel başa bağlamış film kendi kendini, ama dediğim gibi filmin bütünü değil parçaları asıl beni etkileyen. A Ay'ı da bayaa bi zorlanarak izlemiştim, Beş Vakit duruyo, bi türlü elim gitmiyo. Ek olarak, Yumurtayı izleyip, Süt'ü bekleten, Bal'a biraz daha sempatik bakan bi bünyeyim.

16 Nisan 2010 Cuma

This is it (2009)

Sabah işe gelirken radyoda sürekli maykıl çalmalarından bi işkillenmiştim, hayırdır işallaa, öldü mü yoksa yav diye vesveseli düşüncelerle bilgisayarı açıp da haberleri tıkladığımda biçokları gibi ben de gitti çocukluktan bi parça diye hüzünlere garkoldum..Şokla karışık kederli nostalcili günler geçirdim, sonra sonra alıştım tabi yokluğuna, gömmeyi düşünmüyolar sanırsamlı günlerim de olmadı değil.



This is it'i yeni izleyebildim, akşamları hele ki yemek sonrasını takip eden o yavaş çekim uykulu saatlerdeki film izleme sürem 10 ila 15 dakka arasında değişiyo, bu sefer öyle olmadı, uyumadım kardeş insanı, duyuyo musun beni,  gözlerimin ikisi de açık sonuna kadar 2 saate yakın bişeye konsatre olabildim..4 saat de olsa izlerdim, öyle güzeldi emjey..rip enivicivokkem..

17 Mart 2010 Çarşamba

Acı (2009)


Bi film ne kadar kötü olabilir soruma yanıt Zeynep'in Sekiz Günü'nü fast forward yapa yapa izlediğim için aynı yönetmenin bir başka filmine gideceğimi biletleri kendi ellerimle aldıktan sonra öğrenince bi fenalaştım önce. Konuyu bilmem, oynayanlara bakmamışım, filmin adını yeni öğrenmişim, festivalde türk filmlerine gidelim, hem söyleşisi de varmış derken, bir başka Cemal Şan filmini izlerken buluverdim kendimi.

Ne yalan söyliyim, ilk yarıda bi ara gözlerimi kapadım, evde izliyo olsam ff'liycem filmlerden bir işte bu diye düşünürken içim geçmiş, şimdi eppek peynir olcaktı ki ne yenirdi diye düşünmüş de olabilirim. Derken ara oldu, aboo dedim bi de ara mı var diye sağ yamacımdaki dostuma can havliyle bi döndüm, bi bu kadar daha var he mi..oy oy..Ama ikinci yarı beni utandırdı, filmin temposu ve anlatmak istedikleri kıvama gelmişti, cillop gibi de bi finali varıdı, daha ne olsundu.

Engin Çeber'e ithaf edilmiş bir filmdi, bi meselesi vardı filmin, önemli bi meselesi vardı. Nail Yurtsever elinden çıkma müzikler güzeldi, ama ilk yarıda aynı melodiyi çok sık duyduğumu anımsıyorum hayal meyal.Nesrin Cavadzade'nin ağlama sahnesi gayet başarılıydı.

Ama asıl Erol Demiröz döktürmüş, tiyatrocu insanın hali bir başka oluyir dedirtiyo insana. Sürü, Hakkari'de Bir Mevsim, Yılanı Öldürseler oynadığı bazı filmler. Ankara Sanat Tiyatrosu'nda  yıllarca oyunculuk yapmış, bu da benim cahilliğim.


Filmin sonunda Cemal Şan ve Erol Demiröz geldiler, söyleşi olacaktı. Ama salonda bi gerginlik, arkamdaki bi çocuk "Bu gerginlik asıl acı" diyerek kalktı gitti. Kimse konuşmadı, soru sormadı. Yönetmen ve harika oyuncusu karşımızda, salonun yarısı boş ama, arada da gidenler oldu, biter bitmez gidenler de. Çıkıp diyebilseydim burda dediklerimi, en azından Erol Demiröz'e bi teşekkür etseydim keşke diyorum ama yapamadım, öle sıspıs durdum, genelde böyle dururum ben zaten film söyleşilerinde. Söyleşmem yani, ama söyleşenleri izlerim, zevkli.

Neyse, film güzeldi diyemiyorum, 2. yarıdan sonra kötüydü de diyemiyorum, ilk yarıda pes edip çıksaydım atıp tutardım bi dolu ama şimdi yapamıyorum, bu filmi başka bi yönetmen çekseydi nassolurdu aceba diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyorum.

Erol Abi mükemmeldin, bi teşekkürü çok gördük ya sana, vicdan azabı duyuyorum. Çıkışta fotoğraf çektirenler vardı, bi an tereddüt ettik ulan makine de var, sonra eski ataletimize geri döndük. Bi yerlerde tekrar karşılaşmak dileğiylen, saygılarımı sunarım.

4 Mart 2010 Perşembe

Renkli sessiz güzel: Tuvalu (1999)


La antena'yla tanıştırsam mı bu filmi, iyi anlaşırlar gibime geliyo. Alman Veit Helmer çekmiş, Esteban'la akran, yok yav tanıştırcam ben bunnarı. Beraber film filan çeker/se-ler belki/keşke, ben de ağzım açık izlerim. Düşler ülkesine yolculuk demişler, pek yerinde.  Ailecek havuzları olan Anton ile babişkosuyla yüzmeye gelen lezize Eva'nın masalsı, fantastik aşkı. Anton ismini pek severim, çocukluğumun güzelliklerinden Der kleine Vampir'i hatırlattığından olsa gerek. Bi geçmişe gidip geleyim ben, güzelmişti o yıllar..
Eva evini kaybedince babişiyle havuza yerleşir, Anton suluboya hayatının aşkıyla Tuvalu'ya kaçma hayallerindedir, ama filmin kötüsü Gregor  peşlerindedir. Filmi önce siyah beyaz çekip sonra renklendirmişler, sessiz dedim ama biraz diyalog var filmde, sessize yakın diyeyim. Büyük Okyanus'ta 9 mercan adasından ibaret mini boy, Türkiye'ye vize uygulamayan sevimli bi ülke Tuvalu. Küresel sıcaklamalar hasebiyle insanları sular altında kalma korkusunda, kalmazlar işallaa. Bu vesileylen Tuvalu için hayır duamı da ettim iyoldu.
Film pek nadide, pek leziz. Anton'u canlandıran Denis Lavant,  Delicatessen/Şarküteri'deki Dominic Pinon kıvamında bi oyuncu. Her ikisi de mimiklerde usta, filmler de bi harika.   


22 Şubat 2010 Pazartesi

Siyah-beyaz sessiz güzel: La antena (2007)


Ya ne tatlı filmdir bu, sessiz sessiz kazmıştı içine düşeceğim fantastik kuyuyu. Şarlodan mütevellit sempatim vardır sessiz siyahbeyazlara, güzelmişti o dönemler, büyüdükçe renklendi kirlendi herbişe.
Arjantinli Esteban Sapir çekmiş, isme bak hele, 80lerde çocuk olmalıymış. Picado Fino/Fine Powder adlı filmiyle beraber hepitopu iki filmi var bu elinden öpülesinin, yani çektiği filmlerin yarısını izlemiş bulunuyorum vaynasını. Araya araya belki bulurum diğer yarısını da, hem insan neler neler buluyo aramayla, kendi yarımızı bile aramaya cüret edebiliyosak heygidi..
Basını-medyayı-teksesliliği/hiçsesliliği eleştirirme işini öyle zarif öyle fantastik öyle keskin öyle eşeğin kulaana bişeyler kaçırmaksızın öyle daha nasıl anlatabilirim bilemedim yapıyo ki bu film, öyle böyle değil, benim için de şöyle böyle diyenler varmış ama hade yüzüme desinler de göreyim. Üstelik 11 haftada çekilmiş, inanmam vallaa yemin et derken bi yıldan fazla postpırodüksüyonladıklarını okuyunca ısrar etmedim. Ya neresinden nesini anlatayım bilemedim ki, en iyisi hiç karıştırmiyim, övmekten sıkılmayacağım hastası olduğum unutamadığım ama anlatamadığım bi seyirlik olsun bu.

gel de sipanyolcayı sevme kelimenin şirinligine de gel bi yandan: pelicula..

18 Şubat 2010 Perşembe

oyuna geldim..

...
"Ülkemiz. Ülkemiz, bazı yanlarından denizlerle, bazı yanlarından da başka ülkelerle çevrili; genellikle dört köşe, özellikle çok köşe bir kara parçasıdır. Denizlerin olmadığı yerlerde ülkemiz, noktalı çizgilerle sınırlanmıştır." Hani, haritalardaki gibi, değil mi?" "Sözümü kesme. Evet, haritalardaki gibi. Ülkemiz bir haritaya benzer." "Kesikli, yani noktalı çizgiler neye benzer, Hikmet Amca?" "Sözümü kesme dedim. Noktalı çizgiler bir şeye benzemez. Noktalı çizgiler, sınır olarak, sınırlarımızda bulunur. Bütün sınırlar boyunca uzun binalar, çizgileri; noktalar da, bunların arasına yerleştirilmiş bulunan gözetleme kulelerini gösterir. Bunlar, üstten bakılınca, haritalara benzer. Uzun binaların ve kulelerin damları kırmızı olduğu için, sınırlar, haritalarda kırmızı çizgilerle gösterilir. Biz, bu sınırların içinde kalırız. Bundan başka, ülkemizin dört bir yanı, köylülerle çevrilidir. Köylülerle çevrili ülkemizde birçok ürün yetişir. Çeşitli iklimlerin kaynaştığı ülkemizin Akdeniz bölgesinde maki denilen kısa boylu, tıknazca fundalıklar yetişir. Sulak bölgelerde ormanlar yetişir, pirinç yetişir. Ayrıca bir de güneşi olan bölgelerde meyva yetişir. Ülkemizde, eski çağlardan beri birçok medeniyet yetişmiştir; ülkemiz, birbirine benzemeyen birçok medeniyetin beşiği olmuştur. Bu beşikte birçok medeniyet sallanmıştır, birçok medeniyeti uyutmuşuzdur. En son kurulan medeniyet ekmek medeniyetidir. Bu medeniyetin sürekli oluşunu sağlamak için, ülkemizin birçok yerinde buğday yetişir. Fakat ülkemizde en çok yetişen köylüdür. Köylü, bütün iklimlerde yetişir. Köylünün yetişmesi için, çok emek vermeğe ihtiyaç yoktur. Köylü  bozkırda yetişir, yaylada yetişir, ormanda yetişir, dağda yetişir, kurak iklimde yetişir, ovada yetişir, sulak iklimde yetişir. Çabuk büyür, erken meyva verir. Kendi kendine yetişir, kendi kendine meyva verir. Biz köylüleri çok severiz. Şehre gelirlerse onlardan kapıcı ve amele yaparız. Satırbaşı. Ülkemizde dağ vardır, ova vardır, akarsu vardır, tepe vardır, girintili çıkıntılı kıyılar vardır, çakıl parçalarına ve kuşlara benzeyen göller vardır, ağzını açmış sivri burunlu ve kuyruklu bir kurbağaya benzeyen bir iç denizimiz vardır, yeşil düzlükler ve kahverengi yükseltiler vardır. Bu görünüşüyle ülkemiz, ilk bakışta başka ülkelere benzer. Bu bakış, kuş bakışıdır. İlkbaharda ülkemiz yeşillenir, sonbaharda eski bir harita gibi sararır, solar. Satırbaşı. Ülkemizde tarım ürünleri yetişir. Kuru üzüm ve incir yetişir. Önce ıslak yemişler yetişir. Onları, güneş olan yerlerde kurutarak kuru yemiş yetiştiririz. İngiltere'ye göndeririz, onlar da bize gerçek gönderirler. Gerçek tohumları gönderirler. Biz o gerçeklerden, kendimize göre gerçekler yetiştirmeğe çalışırız. Son yıllarda, kuru üzüm ve incirin yanısıra, köylü de göndermeğe başlamışızdır. Bu köylüleri, önce şehirlerde biraz yetiştiririz; tam olgunlaşmadan (yolda bozulmasınlar diye) başka ülkelere göndeririz. Onlar da bize döviz gönderirler. Halk müziği göndeririz; şoför plağı gönderirler, aranjman gönderirler. Azgelişmişülke göndeririz; teşekkür gönderirler. Binzorluklayetiştirdiğimizdeğerler göndeririz, dışülkelerdeçalışanyabancılaristatistiği gönderirler. Gerçekinsanlarımızı göndeririz; bizeordanmektup gönderirler."
...
                                                                                          Tehlikeli Oyunlar (s.110-111-112)
                                                                                             Oğuz Atay (1934-1977)

16 Şubat 2010 Salı

Caché (2005)

Bende Haneke fobisi var (benzeri için bak: Nuri Bilge Ceylan, Orhan Pamuk, Elif Şafak..) Kuzen ve beyiyle beraber kurdun gününü (Le temps du loup) izlemeye koyulduğumuz o nallet günden beridir var bende bu, aşamıyorum, korkumla yüzleşmek içindir ki geçen bilgisayarımın dehlizlerinde rastlayınca bu filme çift tıkladım gitti. Halbüsi talebeliğimin sineması kavaklıderede izlemiştim Funny Games'i , nasıl da zevkilen gerim gerim gerilmiştim. O zamanlar toyluk var tabe tutmamışım aklımda yönetmenin adını sanını, nerde kaldı Ulrich Mühe..Sonradan Haneke filmi olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım bi de cahil cahil. Funny Games gibi cillop bi film çekmiş olması gerçeği bile yetmedi yetemedi Haneke önyargımı yok etmeye.
Caché'ye gelirsek: şimdi bi çift var ki, oyuncular Juliette Binoche ve Daniel Auteuil, vay be dedim, güzel bi seyirlik geliyo hazır ol, Haneke affet beni haksızlık etmişim sana diycem dilimin ucunda kelimeler. Bu çifte, neydiği belirsiz muhteviyatı itibarıyla gözlendiklerinin delili bitakım kasetler (VHS), bi çocuğun elinden taze çıkmış görünümlü  kartlar gelir. Beklenmedik kapı zilinden bile tırstıkları için böyle şeyler haklı olarak polise gitme sebebi, ancak dertlerine derman bulamazlar. Koca film geçiyo, kasetler kartlar havada uçuşuyo, adamımız bi kasetteki ipin ucunu takip ede ede zamanında anababası öldürülen, bu olayın akabinde evlat edineyazdıkları ama  kan kusuyo bu çocuk iftirasıyla müspet geleceğine taş koyduğu cezayirli hizmetkar çocuğuna ulaşır. Bu bebeye attığı diğer iftira da kafasız horoz çırpınışlarında saklı/hidden/caché. Şimdi frenk ellerinde horozun anlam ve önemi konulu bi alt metinsel çıkarımsal şeyler yazabilmek isterdim, işte belki de bunu yapamadığımdan zevk alamadım bu filmden.


Neyse cezayirli bebe bulunur, zaman onu göbekli bi kaybedene döndermiştir, bir de oğlu  vardır. İşte burlarda bi yerde bi intihar sahnesi var, ne yalan söyliyim hopladım yerimde, yorganı çekmiş yatarak izlediğim için içimden hopladım, lalalala noliy diye bi bocaladım, sonra nassı çekmişler aceba, tek seferde becerebildiler mi, beceremedilerse o duvarları silip silip bi daha mı çektiler, filmcilik zor zanaat be  hacı  diye bence önemli bir başkasına göre gerzekçe olabilecek bi takım meselelere kafa yorduğumdan filmin gergin dramatizminden kopmuş bulundum. Biraz daha izledim, anam sonra bi baktım yazılar akıyo ekranda, bitmiş film pii, bişey kaçırdım herhal diye başa aldım biraz, abooo bitmiş vallaa. Bavyeralı michael, bana bunu da yaptın ya, Das Weisse Band'ı sittin sene izleyemen artık. Tükürdüm dilimin ucunda tuttuğum kelimeleri.
Sonunda, eenolduşimdi/neydibuya dediğim filmlerden hazzetmiyorum, ya da hazzetmediğim filmlerin sonunda eenolduşimdi/neydibuya  diyorumdur bilemiyorum (benzeri için bak: Yumurta, Mayıs Sıkıntısı, İklimler..) Ben Hanekenin sallamadığı,  kasetleri kimin hazırladığını bilmek isteyen pragmatist, izlediği filmden zevk almak isteyen hedonist  tayfadanım belli ki,  beni tırtlamayanı ben hiç tırtlamam. Ama ev güzel, yatak odası düdük kadar,  mavi mavi döşemişler erkek bebek odası gibi ama olsun, kitaplarla kaplı televizya güzel, peynir rendelemece+kırmızı şarap içmece güzel..

tırıvırı: Georges'un çıktığı sinemada görülen afişlerden biri tanıdık: Kötü Eğitim/La mala educacion (2004) ki Gael Garcia'ya rağmen bayıldığım bi film değildir, Pedro Almodovar 10 yıl çalışmış filmin konusu üzerine, yok yav bi yerde bişeyleri çok pis kaçırıyorum ya neyse..

30 Ocak 2010 Cumartesi

Leningrad Cowboys Go America (1989)

Bi filmi sevdiysem yönetmenine de kanım kayniy, diğer filmlerini merak ediyorum heman, becerebilir de izlersem başka işlerini bazen hastası oluyorum bazen de tek filmlik bi balonmuş diyorum kendi çapımda, pii balona bak, bi iğneye bakar diyorum. Aki Kaurismäki onlardan diil elbette, hastası olduklarımdan, Ingmar Bergman mertebesinde değil gözümde henüz ama az kaldı. Bi de öğrendim ki Jim Jarmush'la (JimJar diycem bundan sonra, okumaz hem bunu) da dost imiş, ohh dadından yinmez oldu. Bikaç tesadüften belliyli böyle bi kınnekşın olduğu, JimJar'ın Night on Earth (1991) adlı nadide eserinin Helsinki kısmısında Aki Kaurismäki'nin (AkiKa diye kısalttım gitti) kıdemli aktörü Matti Pellonpää' yi Mika suretinde (Aki ile Mika kardeşlermiş) gördüğümde bi işkillenmiştim, meğer o kısmı AkiKa çekmiş. Tevekkel didim kendi kendime. Sonrasında şimdi anlatmaya yeltendiğim filmi izleyip, JimJar 'ı da burda araba satıcısı suretinde görünce tamam dedim, oldu bu iş. Roberto Benigni'yi de bi AkiKa filminde göresim var, varsa da böylesi benim haberim yok.

Başlıktaki filme gelirsem, aslında bi batında 3 AkiKa filmi pirocem varıdı (vay be piroce filan demeye başladım, yakında prodüksiyon neyin de yaparım, ben pirodüktüm oldu valla) ama baktım bu dağınıklıkla yapamıycam, bi yerden başliym dedim de aldım elime lö kılavyeyi, ama hala bi yerden filmi anlatmaya başlayabilmiş değilim, dağınıklık derken ciddiyim.



Rus menşeli, garip kılıklı (o saçlar ve ayakkabılarla bi penguen türü diyebilirim), absürt karakterli bi grup  müzisyenin şöhret olma amacıyla amerikaya doğru seğirtmelerinin filmi: Leningrad Cowboys Go America. Ulaşırlar  rüyalar ülkesine, ama işte ulaşana kadarki kısım tam filmlik.

İçlerinden bi tanesi hakkın rahmetine kavuşur sanki, ama yabancı ülke yasaları izin vermez onu gömmelerine, Leningrad Cowboys (LC) nereye, o da oraya. Tabutu hem meftayı hem biraları soğutan buzla doldurmak suretiyle buzdolabı değil adeta buztabutu olarak kullanırlar, daha doğrusu grubun çakal lideri (kendisi Matti Pellonpää'dır, şaşırmadım) kullanır. Bu yolculukta yolları bi meksika düğününe düşer, arabaya sığmadıkları için bagaja koltuk atarlar. Bu düğünde ölü arkadaşları, başından beri kendilerini özenerek takip eden ezik eleman ve viski sayesinde canlanır, üstelik sahnede, başlar sazının tellerini tıngırdatmaya. Yeri gelir biz fakiriz yazısıyla dilenirler, yeri gelir donuklukta kendilerinden eksik olmayan kitleye musiki icra ederler, rock&roll   kitaptan öğrenilmiştir, tıpkı ingilizce gibi. Bu yolculukta, golfstreama kapılıp amerikaya sürüklenen kuzenlerine rastlarlar, her işte bi hayır vardır..Hapishanede teneke kutularla haddinden güzel müzik yaparlar, kıymet bilmeyen gardiyan kulaklık takar ama.

Neyse, böyle anlatınca absürt olmadı pek, izleyince öyle ama. Saçma ama güzel, güzel ama komik, komik ama akıllıca, akıllıca ama saçma..Ama parantezine alıp, sadeleştirme yaparsam sonuca ulaşabilirim sanırım. Matematiğim iyiydi bi vakitler, yeminlen..

Film filan dedim de, böyle bi grup gerçekte de var, finlandiya menşeli. Gerçek ile film arasında kesin bi çizgi çekmiş gibi oldum, keşke olmayaydı öyle bi çizgi, filmlerdeki kafalar gerçek olaydı..Şu şekiller kendileri:


Tek filmle kalmamış elbette LC maceraları, daha başkaları da var, mesela, örneğin. İzlemedim hiçbirini ama meraklardayım.Sevdim ben bunları..

Alakasız ama aklımdayken demeden geçemiycem: Body of Lies daki leo dicaprio sanadır sözüm:  insan bi selamünaleyküm demeyi öğrenir, arapça biliyorum, siyasi danışmanım diye havanı atıyosun filmde ama işte ağzında geveleyince  aleyküm kısmını filmin film olduğu hemen anlaşılıyo, olmuyo, yakışmıyo sana..

14 Ocak 2010 Perşembe

Otobüs (1974- imdb'ye göre 1976 olmadı 75'te anlaşalım)




Çok eskilerimde kalmıştı bu film, özlemişim, tazeledim de geldim. Tunç Okan'ın hepitopu üç filminden biri Otobüs, ilki. Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek, bi otobüs var filmde, içi dolu kuzucuk. Otobüsü tee memleketten elin şıtokolmünün meydanının ta ortasına parkedip çekip defolup giden, boynu altında kalasıca bi çakalımız var.. İş, aş, dolaylı eş vaadiyle kandırdığı safımbenimlerden cukkaladığı paraları (bozukluklarına kadar sömürür vijdansız, bi tanesi diliyle ıslattığı kurşun kalemiyle not alır ne verdiğini, off, yazıktır ya günahtır beaa) yiye yiye oranın en dandik rospikleriyle yer..Rospikler ama onlar da çakalın önde gideni, hele o gözlüklü tontiş yok mu (var), saat çıkarıp kurdu bi de iş arkadaşının mesaisi başlar başlamaz.. Fazla mesai yapmak zorunda kalmadılar neyse ki. Aziz Nesin'in filme yorumu:
Bu film çok saçma, ben milletimi bilirim, o kadar Türk bir otobüste İsveç'in ortasında 1 hafta kalacak ve dışarı bile çıkmayacaklar, o kadar zamanda o Türkler dışarı çıkar 3-5 sarışın hatun düdükler iki de kebapçı dükkanı açarlar.
Valla ben duymadım, söyleyenlerin yalancısıyım. Yalan iyi bişey değil ama işte bazen lafın gelişi, geldiği gibi gidişi insanı yalanla kanka yapabilir, insanız hepimiz. İyi de var kötü de içimizde, bigün yiniz sonra bi bakıyoz hooop yang oluvermişiz. Böyle doğamız, değişken delişmen..yeşilmen vardı bi de yelizinden.
Filmin konusu keklenen garipler ve kekleyen çakallar olarak özetlenemez ama ben özetledim geçti artık. Çakalı da kekleyen daha çakal biri çıkar elbet bigün, karma dünyası, rüzgarı ekiyosan fırtınasında ay şapkam uçtu vay eteem havalandı demiyceksin. Etekle şapka da nepçim olmuş, git değiştir hacı. İşte otobüs meydanda kalır öyle, bayaa bildiğin meydan..

Sarışın parlak bi polis gelir, ya da zabıta ya da meydan bekçisi bilemiyorum artık, eldivenli elleriyle zorlar ama açamaz külüstürün kapısını, içerdekiler bu sırada yusuflardan yusuf beğenir. Akşam olur, yavaş yavaş inlerinden çıkarlar, temel ihtiyaçları sırasını bozmadan karşılamak gereklidir. İçlerinden biri kaybolur (ne de özenli taramıştı seyrek saçlarını), tünediği yerde donar, düşer arkaüstü..Pek fena sahnedir, belki abartıdır ama etkili midir, bence evat. Tunç Okan kendi de oynamıştır, geleceğe dönüşteki çılgın pırof kılıklı bi isveçlinin yanaşması olarak bi gece klübüne gider, orda gördükleri yüzünden dellenir. Bu karakter, arada pamuk tarlasında çalışan işçi görüntüleri görür hep zaten. Bi şok yaşıyodur kesin, kültür mü artık neyse bişey var. O da zayi olur maalesef.
Sürreal sahneler de var (sürmanşet var, bi de sürklase o da güzel), maskeli tipler kovalamaçlar filan. Oralar biraz denişik, tuvaletteki eleman var artık junkie midir nedir günahı boynuna, pek bi uğursuz. Bizimkilerden birinin kara kaşına kara gözüne baka baka konuşur ama iletişemez. Otobüs hala meydandadır, ertesi gün olur. İki eksikle otobüstedir herkes, üşümüşlerdir çok, ama bıraksan sanki orda yaşlanmaya hazırlar gibi bi halleri de vardır. Yetkili isveçliler bu sefer açabilirler otobüsün kapısını, sorarlar kimsiniz nesiniz diye; susarlar, bakarlar..bakarlar, susarlar. Ta ki herbiri otobüsten, oluşturdukları yekvücuttan birer birer kopartılan uzuvlar gibi çekip çıkarılana dek.


Gurbetlik zor zanaat, acıklı mesele. Ekmek paran için vatanından kopmak fena; hade koptun, ekmek de yalan olduysa daha da fena. Diş doktoru Tunç Okan iyetmiş de çekmiş bu filmi, özel film, güzel film. Bir kere izlemeyle yetinmem. Benim kriterim de bu işte, bi daha izlemek geliyosa içimden çok iyidir o film bana göre. Biraz tırt bi kriter, bilimsellikten uzak filan ama iyi kötü kriter, ya hiç olmıyaydı.

kendime not: balkız var bak, onu da yaz bi ara.

8 Ocak 2010 Cuma

Yazı Dizdim : Sidney Lumet - 12 Angry Men (1957)



Yazı dizime geri dönüyorum bu yazımla. Sidney Lumet'in ilk filmi, 12 kızgın adam, içlerinden bi tanesi o kadar da kızgın değil ama, çok daha aklıselim, elini vijdanına koymuş, matematiği guvvatlı, kendinden emin, ikna kabiliyeti yüksek, karizmatik (sonradan değil doğuştan). Henry Fonda'nın canlandırdığı 8 no.lu jüriden bahsediyorum. Filmin konusundan detaylıca bahsetmiycem bu sefer, sonunu yazsam yeter :p , yok yav onu da yazmıycam bu sefer.

Bi odada 12 adamın etrafında dönen epi topu 96 dakikalık bi film, ama ne film..Oyuncular teker teker döktürmüşler. Şu anda hayatta olan tek jüri 5 no.lu olanmış. Sidney Lumet'in de alameti farikası olmuş sonra mahkemeli filmler. Ben başka mahkemeli bi filmini izlemedim, izlesem iyolur gerçi, yazı dizimin malzemeleri azalıyo birer birer..

Bir çocuğun hayatı bu 12 kişiye bağlı, oybirliği ile almaları gereken karara bağlı. Bu karar sürecinde sürüklenip durdum filmin sonuna kadar. Sanki bana da bi iskemle çekmişler gel burda otur da izle demişler.
Sonraları bi rus versiyonuna denk geldim: 12
Yönetmenine bakmadan izlemiştim, meğersem kendisi daha önce Julia Ormond'a rağmen bana sıkıntılardan sıkıntı beğendiren Sibirya Berberini çeken Nikita Mikhalkov imiş, bilmediğim iyi olmuş, belki de vazgeçerdim izlemekten, böyle de kinciii haseet nalleet aksiii bi şeyim işte..
Neyse rus uyarlamasını da beğendim ben. Hikaye aynı minvalde ilerliyor, jüri dediğimiz topluluk bi okulun spor salonunda karar için kıvranıyolar..Bu seferki sanık çocuk çeçen, rus olan üvey babasını öldürmekle suçlanıyor. Haliyle arada rus-çeçen savaşı ile ilgili kısımlar var. Ama 12 Angry Men gibi bi kült filmin ardılı olmak kolay değil, bi ağız bükme payı bırakıyo film.

Böyle tek bi yerde geçen filmleri düşündüm de şimdi, bak seen düşünebiliyosun demek, işte zorlarsam oluyo bazen, aklıma Rope geldi. Ne güzel ince ince gerer insanı, çok konuşma vardır, iyi kafa yordurur, ip çıktı la, olm yemek yiyollar ölünün üstünde ne midesizlermiş diye diye zevkle izlenir. Hitchcock'un ilk renkli filmiymiş. Bu yazı yazma işi iyi oldu ha, bi yandan yeni yeni şeyler öğrenir oldum.

Bi de The Man From Earth var dee mi yav, bana filmi verenden aldığım gazla nasıl şişirdiysem beklentileri artık öyle patladı film elimde. Pek sevemedim demek istiyorum da lafı dolandırıyorum. Sanki sınavdayım da bilmemkaç kelimeden aşşaa yazmayın demişler gibi sündürmenin alemi yok, hemen başka şeye geçiyorum da neye geçecektim laf kalabalığından unuttum.



Hah hatırladım, şimdi rus, tek mekan filan demişken bi filmi daha paylaşıp kendimlen vedalaşıcam. Rusya'daki pek kıral bi müzede geçen bi film kendileri, bayaa bi koşmuştum peşinden, o da pek bi nazlanmıştı, şapşal şey benden daha iyi bi izleyici mi bulacaktı, iş olsun, neyse elde edince ben bunu hevesim kaçtı, izleyemedim bi müddet, sonra bi ara hatırladım dur ya o kadar uğraştım bi izliyim bari diye, onda da tamamına eremedim, hala aklımdasın ama bebeyim elbet bir gün buluşacağız. Aleksandr Sokurov'un tek sekanstan ibaret Russian Ark'ından bahsediyorum (Russkiy Kovcheg). 99 dakika başladığı gibi tek planda bitiyo, iddialı bi şey çok. Heyecanlandırıyo insanı, manyak şey..





6 Ocak 2010 Çarşamba

Lhasa De Sela..

5 gün önce yeni yılın ilk gününde, biz yılbaşı ertesi mahmurluğunda iken, bu dünyadan güpgüzel bi insan, eşsiz bi ses kayıp gitmiş, bi dostumdan öğrendim kötü haberi az evvel..Boşuna bekliycem gelse de bizi konserinde mest etse diye. Her ölüm erken ölüm demişlerdi, bu seferki çok erken ama..Söyleyecek daha ne şarkılar ne masallar vardı kimbilir..Ya biraz klişe ama bi varsın bi yoksun, ötesi yok, yok işte..Allah Melihat Gülses'e uzun ömür versin..Allah tüm iyi ve güzel insanlara uzun ömürler versin..

5 Ocak 2010 Salı

Göremiyorum, doğuştan değil, sonradan filmi : Blindness (2008)

Kitapken filme evrilmiş bir hikaye, ama ben kitabını okumadım, okusam iyi olurdu, kitap daha iyiydi hocu, bu ne bissürü şeyi kırpmışlar, politik tarafının esamesi okunmeyor, bu kitap uyarlamalarını heç yapamıyorlar yauv, yüzüklerin efendisi hade neyse diye uzattıkça uzatırdım konuyu, ama işte kahretsin ki okumadım, hatta utanarak ekliycem ki Jose Saramago’nun sadece bi kitabını okudum, onu da hızlı hızlı okuduğumdan bişe anlamadım, Baltimore kalmış aklımda ki o da yanlış kalmış baktım Baltasarmış doğrusu, bi de bir sürü aziz vardı sanki, oldukça yüzeysel çokça cahilim bu konuda.
Filmi ise bi kere izler geçerim bi daha izlemem, ama güzel. Akça pakça bi film, bu aydınlık yer yer gözünü alıyo insanı, körmüşsün efekti veriyo, ama filmdeki gibi körlük, öyle karanlık körlük değil. Konu özetle bulaşıcı körlük sonucu insanlığın cortlaması. Saramago ve Meirelles ikilisi gelseler şimdi yüzüme tükürseler, yağmur mu yağıyor efendim derim, saygım sonsuz kendilerine. Ama ana hatlarıyla (ki bu hatlar çok kalın hatlar) konu bu, detaylara inince bir sürü çıkarım yapılabilir, ben çok çıkaramayabilirim. İlk kör olan gözü kör olmayasıca bir uzakdoğulu, ondan doktoruna, doktorundan başka hastalarına, başka hastalardan başka insanlara derken derken yayıldıkça yayılır bu körlük. Bu ilk körler kaderlerine terk edilmek üzere kötü, nalleet bi yere hapsedilirler, işte orda bi takım olaylar var ki bana biraz uyduruk geldi. Kitapta da böyleyse kitap da uyduruk gelirdi, ama Saramago’ya saygıdan sesim çıkmazdı. Mesela şu olay: Bu ilk dönem körler toplaşa toplaşa 3 koğuş olurlar, her koğuşun da başında doğal bi lider peydahlanır. 3. Koğuşun pislik, pislik olduğu kadar da yağuşuklu lideri silah zoruylan yemeklere el koyar, öce değerli eşyanızı getirin öyle vericem der, milleti soyar sovana çevirir, sonra kadınlarınızı yollayın der.

1. Koğuş ki, başında başrolümüz göz doktorumuz var (diğer başrol doktorun hanımının, kendisi bu kör kabak dünyada tek gören insan, ama o da gözünün önünde olanı biteni görmüyomuş gibi davranıyor, bilmem artık ezik mi hissetti kendini herkes kör bi ben görüyorum o zaman ben de görümüyomuş gibi yaparım mı dedi bilmem, yahu kocası olacak adam bi rospikle diyim sen anla, al takke ver külah, hiç sesini çıkartmadı, bi de gitti kızın saçını başını okşadı), neyse bu 3. Koğuşa kadın servisi işine kadınlarımız karar versinler dediler. Böyle diyen tüm 1. Koğuş erkeklerine yekten bi lafım var: “Hey dostlar sizin sorununuz ne biliyo musunuz, o kocca kıçlarınızın kafalarınızdan büyük olması.” Kadın kısmısına bırakırsan kararı nolur, ya zurnacı ya davulcu, sıralama yanlış olmuş olabilir. 8-9 kadın fıtı fıtı giderler 3. Koğuşa, bi eksikle dönerler. Şimdi böyle olaylar dönerken, bu doktor eşi ablamız niye bi halt yapamıyor, elin kolun sağlam, gözün görüyor çok şükür, içlerinden bi kişi ölünceye kadar hiç bişe yapmak aklına gelmiyor nedense. Aklına gelen de 3.koğuş ağasını makaslamak, az kalsın onu da yapamıyodu, kendi de cortlayacaktı şansı yaver gitti. Bence buralarda film fantezi olduğunu belli ediyor, bu kadar mı pasifflora olur bi insan.


Sonra o ıvranç yerden kurtulup şehre akarlar. İşte bu şehir planlarında aklıma 28 Gün/Ay Sonra geldi hep, orda da ıssız Landın sokakları resmedilmişti başarıyla, burada hangi şehir bilemedim, ama güzel gene. Ben böyle kalaba şehirlerin ıssız adamlaşmasını izlemeyi seviyorum sanırım. Bunun da kökenlerine inmeye kasarsam: bizim ev hep kalabalıktı, annesi babası çalışan tek tabanca bi arkadaşım vardı ortaokulda, okul çıkışı evlerine gittiğimizde pek bi özenirdim, evde kimseler yok, istersen kafanı dinle, istersen eğlen coş. Bizim eve giderdim, bi de ayile apartımanı, kardeşler kuzenler komşu bebeleri, o evden sonra miting kalabalığı gibi gelirdi. Şimdilerde seviyorum curcunayı, yalnız yaşayınca anladım kıymetini evdeki sesin sedanın ama çocukken vardı öyle bi izolasyon özlemim. Bu özlemimden mütevellit seviyor olabilirim, ya da öylesine de olabilir, nedensiz de sevilir en nihayetinde.. Evdeki ses evdeki ses baaam evdeki ses evdeki ses bam baaaam..kartel bir numaraydın nerdesin şimdi?


Neyse, bu grup iyi kötü bişekil doktorun evine varıyolar, yağmurda yıkanıp ateş başında sohbet ediyolar. Karınları yok, altları temiz, keyifleri pek bi yerinde cağnım. Akabinde ilk körümüzün gözleri açılıyor, sevinç coşku gırla, ama doktorun hanımı gene bi garip bi buruk.

İyi ki gözüm, kulağım, burnum yerimde diye düşünüyorum. İnsan kıymetini bilmeli, valla bak bi kör oldu insanlık her şey birbirine girdi. Bi de herkes kurbanken, içlerinden bazılarının duble kurban olmaları da fena. Koğuştaki durumdan bahsediyorum, ya hepiniz körsünüz işte, sizi tırtlayan yok, bu durumdan nasıl kurtuluruza ortak kafa yormak yerine, bu durumdan nasıl faydalanabilirim acizliğine düşmek insana yakışır bişey. Bi çıkarımlar çıkariyim diye kasıyorum farkediliyo mu bilmem. Sonradan körlerin dünyasında doğuştan körlerin durumu da başka bi çıkarımın konusu olabilir, ama ben ilgilenmiyorum.

Tabi film izleyip tırıvırıya bakmamak olmaz: Bizdeki hamam vakası gibi olmuş, Görme Engellilik Ulusal Federasyonu (salladım biraz: orijinali National Federation of Blind) filmi ve kitabı körleri yetersiz ve ahlaksız gösterdiği gerekçesi ile protesto etmişler. Şimdi sitelerinden geliyorum, yerleri Baltimore’daymış. Yukarda Baltimore demiştim bi yerde yanlışlıkla da olsa, bununla beraber tek bi yazıda Baltimore deme rekorum 4 oldu.

Bi de hep kör kör diyip durdum: Görme özürlü diyince de olmuyor, görme engelli demek lazım belki. Şapkalı a’larla yazılan ama da olabilir ama şapkalar kalktı diye biliyorum. Burda da cahil, ihmalkar ve sığ oldum biraz izninizlen.

Son olarak, mavimsi gözlü kör üstelik ihtiyar zenci, üstelik tek gözünde bant var, saçların kırpık kırpık, ama kafa yuvarlaklık endeksin bi harika. Gene de karanlıkta görsem korkarım senden bilesin.
En son olarak: 2. Koğuş var mıydı, vardıysa ne silik bi koğuşmuşunuz olm siz. Hiç aklımda kalmamışsınız.

4 Ocak 2010 Pazartesi

3 Ocak 2010 Pazar

sinemaya gittim, döncem..

....
 İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: " Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar." Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. "Eve gidip okusam." Durağa yürüdü. "Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapılmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar..." Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. "Ne adamlar be. Güldüysem güldüm, size ne?" Duramadı orda, yürüdü. Eve gitmeyecek. İçindeki 'sinemadan çıkmış kişi' yi öldürdüler. Sağ kalan sıkıntılı, kızgın. Hep ölçülü-biçimli mi davranmak gerek? Kim demiş? Başkaları onu eve gidecek sanırken o bir meyhanede içecek. Yolun çivisiz yerinden karşıya geçti. Kayıp giden otomobiller duraksadılar. Bir şoför sövdü. O duymadı.
 ...

Aylak Adam
   Yusuf Atılgan  (1921-1989)

Güneşim olmuyosan bahara meylederim ben de filmi : (500) Days Of Summer

Sinemadan başka bişe yazamaz oldum ama napiym elimde diil, aklıma başka şey gelmez oldu, bi de son günlerde film izlemekten başka bişey yapmıyorum, ondandır. Hoş başka şey derken ne yapıcam ki, stüdyoya kapanıp albüm mü yapıcam, yeni kitabımın tanıtım koyteyline mi katılıcam, hayır elbette, mışıl mışıl film izliycem. Herneyse gene film yazıcam:


Şimdiki seyirlik münferit bi olay hakkında, filmin başında aşkmasalı değil diye uyarıyolar. Mimar bi çocuk var, bi çalım Heath Ledger'a benziyo. Mimar dedim ama iştigali tebrik kartları gerçi taziye kartları da var işin içinde de bu bizim kültürde yok, o yüzden yokmuş gibi davranıcam. Mimarlıkla karşılaştırınca biraz tırto bi iş, ama yapılır, hiç yapılmaz deyil. Önemli olan mayışta anlaşmak, ortam güzel gördüm, The Smiths dinleye dinleye kartlara afilli cümleler yazmaktan ibaret bi iş, gerçi bizimki yaza yaza 'Bizi seviyorum.' yazıyo. Lafa bak, biz de seni seviyo mu acaba? Bence hayır. Özetle iş güzel hacı, bu zamanda iş bulmuşun laf da etmemek lazım. Gelvedegitzaman ofise haddinden fazla mavi gözlü bi kız gelir, bizimki de aşık olur, ya ne olacağıdı, kanka mı olsunlardı, cillop gibi kız, süper manita olur bundan. Ama kız biraz aşifte/şırfıntı/şıllık(olsa da yesek)/kevaşe/fallik/fingirdek: çeşit yaptım beyendiğini al. Pamuk gibi çocuğu kendine aşık ediyo, önce asansörde yapıyo yolunu sonra fotokopi odasında sıkıştırıyo. Sonra sonra ben ciddi bi ilişki istemiyoruuğm diye yan çiziyo. Ama öyle böyle yan diil, maffediyo çocuğu, işte kötü, evde kötü, heryerde kötü artık o, yaşama sevincini hortumlamışlar, sulu tostoparlak turpturuncu bi portakalken bi bakıyoz posası kalmış bitek. Halbüsi negzeldi hayat neşeli bi müzikal suretindeyken, ne ara bi rüyanın arkasından ağıt döker oldun be Tom'um. Kız ofisten ayrılır, Tom'la bağı kopar. Tom zaten kopmuştur. Bigün acı bi tesadüfün haltyemesiyle karşılaşırlar bi trende, çokça heyecan fazlaca hayal kırıklığı getirecek olan bu kötü niyetli tesadüf sonucu aynı düğüne iştirak ederler, danslar filan, bucumapartivericemgelirmisinler, içipiçipomuzdasızmalar, mavigözlerisüzmeler. Niyapsın aşık oğlan, tıpış tıpış gider o partiye, cebinde beklentilerle girdiği kapıdan yalanmış avuçlarla çıkar. Ciddi düşünemeyen sevdiceği, ciddi müessesenin ikramı bi yüzük taşımaktadır parmağında. Bunun hesabını da sorar en sevdiği bankta otururken, bana söylemeliydin der haklı olarak, daha teklif etmemişti, ama hayatındaydı neden benimle dans ettin, çünkü öyle yapmak istedim. İşte canının her istediğini yapan, bencil, bencil olduğu kadar da güzel bi kız. Ama hala anlamış değilim, hiç mantıklı değil der bizimki. Birden oluverdi, ne oluverdi birden, işte bi sabah uyandığımda biliyodum, neyi, senleyken asla emin olamadığım şeyi. Bak bak bak, sırf laf olsun diye söylüyo, altta kalmamak için cevaplıyo, bi de kocasıyla nasıl tanıştığını anlatıyo, narsist kız kafede dorian gray okurken kocası olacak adam gelmiş de muhabbet açmış da, sonra bi bakmış evlenivermişler. Vaynasını eminim öyle olmuştur, hiç kafanı kaldırıp o ceviz büyüklüğündeki gözlerini dikmedin elin adamına de mi, saçlarınla oynamadın, cillve ayarlarını maximuma getirmedin di mi. Benim de külahlarım var evde boy boy, bil istedim. Böyle böyle 500 gün biter, Tom kartyazıcılığından mimarlığa geçiş için çabalarken başka bi güzelle tanışır, tesadüfe bak ki şehirdeki en sevdiği yerden bu kız haberdardır, otoparklardan o da hazzetmiyo, üstelik ismi de pek bi manidardır. Tom var ya sen hiç akıllanmıycan, iyi kötü bi 500 gün yaşadın; aşk, zevk, acı hepsi varıdı. Ama sen hala to kappe o hayın tesadüflere güveniyosun, hemen bi heycanlanmalar, she is the one hülyalarına dalmalar.. Ne yaşıyosan hakediyosun sen, üzülmem bundan sonra seninçin. Başka da sözüm yok sana. Ama ortaya var: filmde güzel laflar var (misal: yalnızlığa hakettiği değer verilmiyor/aşk bu noel baba diil), eğlenceli göndermeler var, güzelinden müzik var. Bi kere izler geçerim ama, tekrara lüzum yok.


tişörtteki cümle manidar: love will tear us apart, o da burda:



31 Aralık 2009 Perşembe

Yazı Dizdim : Sidney Lumet-Dog Day Afternoon (1975)

Yazı dizicem dedim, bari bi konuda dediğimi yapayım, utandırmıyim kendimi kendime gayretiyle yazıyorum ikinci yazıyı:


Dog Day Afternoon (1975): Gene ben yokum, ama Sidney Lumet ile Al Pacino beraber sürükleyici bi film yapmışlar bile çoktan..Konu banka soygunu, böyle heycan var, adrenalin var, Al Pacino’nun harikalade oyunculuğu var. John Cazale'nin yandaş oyunculuğu var. 1972’nin sıcak bi ağustos evleden sonrasında vuku bulan gerçek bi banka soygunundan esinlenme var. Bankayı soyan kişi aslında şu imiş:

Eşcinsel sevgilisinin cinsiyet ayarlarını değiştirmesi için soyunmuş bu soyma işine. Ivır zıvır deryası imdb’den öğrendiğime göre John Wojotowicz bankayı soyduğu gün The Godfather’ı izlemiş de ordan aklına gelmiş bu hinlikler. Bir başka yazı dizisinin konusu olabilecek bu kıral seyirlikte bilindiği üzre hem Al Pacino var hem de John Cazale (hayınsın fredo zalımsın fredo). Kaderin cilveleri hep bunnar. Bi tırıvırı bilgi daha: Dış çekimler dog day sıcaklığında bi gün yerine sovuk havada yapıldığından kelli, ağızlarda buzla oynamışlar, nefesleri bellolmasın diye. Bu işler zor işler, kolay mı ekmek parası kazanmak diye diye konuyu dağıtmaya yelteneyazıcam bi. İşe bak, ben tam da bu yazıyı yazarken yan masamdaki tilifon godfather'ın müziği ile ünlemesin mi, bu bi işaret mi, değilse niye oluyo böyle şeyler kafam karışıyo sonra, bişe olmadan da karışık kafam yeterince zati.


Ne genç-tıfıl-toy ama hep karizmaymışsın sen al pacino. Yıllar yıprattı seni de herkesler gibi, robert'ı eskittiği gibi eskitti seni de. Şu Rigthteous Kill denen filmi çekmiyeydiniz daha güzel kalıcaktınız aklımda, neyse olsun varsın ah çekinme sen yine yalanlar söyle.
Related Posts with Thumbnails