30 Ocak 2010 Cumartesi

Leningrad Cowboys Go America (1989)

Bi filmi sevdiysem yönetmenine de kanım kayniy, diğer filmlerini merak ediyorum heman, becerebilir de izlersem başka işlerini bazen hastası oluyorum bazen de tek filmlik bi balonmuş diyorum kendi çapımda, pii balona bak, bi iğneye bakar diyorum. Aki Kaurismäki onlardan diil elbette, hastası olduklarımdan, Ingmar Bergman mertebesinde değil gözümde henüz ama az kaldı. Bi de öğrendim ki Jim Jarmush'la (JimJar diycem bundan sonra, okumaz hem bunu) da dost imiş, ohh dadından yinmez oldu. Bikaç tesadüften belliyli böyle bi kınnekşın olduğu, JimJar'ın Night on Earth (1991) adlı nadide eserinin Helsinki kısmısında Aki Kaurismäki'nin (AkiKa diye kısalttım gitti) kıdemli aktörü Matti Pellonpää' yi Mika suretinde (Aki ile Mika kardeşlermiş) gördüğümde bi işkillenmiştim, meğer o kısmı AkiKa çekmiş. Tevekkel didim kendi kendime. Sonrasında şimdi anlatmaya yeltendiğim filmi izleyip, JimJar 'ı da burda araba satıcısı suretinde görünce tamam dedim, oldu bu iş. Roberto Benigni'yi de bi AkiKa filminde göresim var, varsa da böylesi benim haberim yok.

Başlıktaki filme gelirsem, aslında bi batında 3 AkiKa filmi pirocem varıdı (vay be piroce filan demeye başladım, yakında prodüksiyon neyin de yaparım, ben pirodüktüm oldu valla) ama baktım bu dağınıklıkla yapamıycam, bi yerden başliym dedim de aldım elime lö kılavyeyi, ama hala bi yerden filmi anlatmaya başlayabilmiş değilim, dağınıklık derken ciddiyim.



Rus menşeli, garip kılıklı (o saçlar ve ayakkabılarla bi penguen türü diyebilirim), absürt karakterli bi grup  müzisyenin şöhret olma amacıyla amerikaya doğru seğirtmelerinin filmi: Leningrad Cowboys Go America. Ulaşırlar  rüyalar ülkesine, ama işte ulaşana kadarki kısım tam filmlik.

İçlerinden bi tanesi hakkın rahmetine kavuşur sanki, ama yabancı ülke yasaları izin vermez onu gömmelerine, Leningrad Cowboys (LC) nereye, o da oraya. Tabutu hem meftayı hem biraları soğutan buzla doldurmak suretiyle buzdolabı değil adeta buztabutu olarak kullanırlar, daha doğrusu grubun çakal lideri (kendisi Matti Pellonpää'dır, şaşırmadım) kullanır. Bu yolculukta yolları bi meksika düğününe düşer, arabaya sığmadıkları için bagaja koltuk atarlar. Bu düğünde ölü arkadaşları, başından beri kendilerini özenerek takip eden ezik eleman ve viski sayesinde canlanır, üstelik sahnede, başlar sazının tellerini tıngırdatmaya. Yeri gelir biz fakiriz yazısıyla dilenirler, yeri gelir donuklukta kendilerinden eksik olmayan kitleye musiki icra ederler, rock&roll   kitaptan öğrenilmiştir, tıpkı ingilizce gibi. Bu yolculukta, golfstreama kapılıp amerikaya sürüklenen kuzenlerine rastlarlar, her işte bi hayır vardır..Hapishanede teneke kutularla haddinden güzel müzik yaparlar, kıymet bilmeyen gardiyan kulaklık takar ama.

Neyse, böyle anlatınca absürt olmadı pek, izleyince öyle ama. Saçma ama güzel, güzel ama komik, komik ama akıllıca, akıllıca ama saçma..Ama parantezine alıp, sadeleştirme yaparsam sonuca ulaşabilirim sanırım. Matematiğim iyiydi bi vakitler, yeminlen..

Film filan dedim de, böyle bi grup gerçekte de var, finlandiya menşeli. Gerçek ile film arasında kesin bi çizgi çekmiş gibi oldum, keşke olmayaydı öyle bi çizgi, filmlerdeki kafalar gerçek olaydı..Şu şekiller kendileri:


Tek filmle kalmamış elbette LC maceraları, daha başkaları da var, mesela, örneğin. İzlemedim hiçbirini ama meraklardayım.Sevdim ben bunları..

Alakasız ama aklımdayken demeden geçemiycem: Body of Lies daki leo dicaprio sanadır sözüm:  insan bi selamünaleyküm demeyi öğrenir, arapça biliyorum, siyasi danışmanım diye havanı atıyosun filmde ama işte ağzında geveleyince  aleyküm kısmını filmin film olduğu hemen anlaşılıyo, olmuyo, yakışmıyo sana..

14 Ocak 2010 Perşembe

Otobüs (1974- imdb'ye göre 1976 olmadı 75'te anlaşalım)




Çok eskilerimde kalmıştı bu film, özlemişim, tazeledim de geldim. Tunç Okan'ın hepitopu üç filminden biri Otobüs, ilki. Tahmin etmek çok da zor olmasa gerek, bi otobüs var filmde, içi dolu kuzucuk. Otobüsü tee memleketten elin şıtokolmünün meydanının ta ortasına parkedip çekip defolup giden, boynu altında kalasıca bi çakalımız var.. İş, aş, dolaylı eş vaadiyle kandırdığı safımbenimlerden cukkaladığı paraları (bozukluklarına kadar sömürür vijdansız, bi tanesi diliyle ıslattığı kurşun kalemiyle not alır ne verdiğini, off, yazıktır ya günahtır beaa) yiye yiye oranın en dandik rospikleriyle yer..Rospikler ama onlar da çakalın önde gideni, hele o gözlüklü tontiş yok mu (var), saat çıkarıp kurdu bi de iş arkadaşının mesaisi başlar başlamaz.. Fazla mesai yapmak zorunda kalmadılar neyse ki. Aziz Nesin'in filme yorumu:
Bu film çok saçma, ben milletimi bilirim, o kadar Türk bir otobüste İsveç'in ortasında 1 hafta kalacak ve dışarı bile çıkmayacaklar, o kadar zamanda o Türkler dışarı çıkar 3-5 sarışın hatun düdükler iki de kebapçı dükkanı açarlar.
Valla ben duymadım, söyleyenlerin yalancısıyım. Yalan iyi bişey değil ama işte bazen lafın gelişi, geldiği gibi gidişi insanı yalanla kanka yapabilir, insanız hepimiz. İyi de var kötü de içimizde, bigün yiniz sonra bi bakıyoz hooop yang oluvermişiz. Böyle doğamız, değişken delişmen..yeşilmen vardı bi de yelizinden.
Filmin konusu keklenen garipler ve kekleyen çakallar olarak özetlenemez ama ben özetledim geçti artık. Çakalı da kekleyen daha çakal biri çıkar elbet bigün, karma dünyası, rüzgarı ekiyosan fırtınasında ay şapkam uçtu vay eteem havalandı demiyceksin. Etekle şapka da nepçim olmuş, git değiştir hacı. İşte otobüs meydanda kalır öyle, bayaa bildiğin meydan..

Sarışın parlak bi polis gelir, ya da zabıta ya da meydan bekçisi bilemiyorum artık, eldivenli elleriyle zorlar ama açamaz külüstürün kapısını, içerdekiler bu sırada yusuflardan yusuf beğenir. Akşam olur, yavaş yavaş inlerinden çıkarlar, temel ihtiyaçları sırasını bozmadan karşılamak gereklidir. İçlerinden biri kaybolur (ne de özenli taramıştı seyrek saçlarını), tünediği yerde donar, düşer arkaüstü..Pek fena sahnedir, belki abartıdır ama etkili midir, bence evat. Tunç Okan kendi de oynamıştır, geleceğe dönüşteki çılgın pırof kılıklı bi isveçlinin yanaşması olarak bi gece klübüne gider, orda gördükleri yüzünden dellenir. Bu karakter, arada pamuk tarlasında çalışan işçi görüntüleri görür hep zaten. Bi şok yaşıyodur kesin, kültür mü artık neyse bişey var. O da zayi olur maalesef.
Sürreal sahneler de var (sürmanşet var, bi de sürklase o da güzel), maskeli tipler kovalamaçlar filan. Oralar biraz denişik, tuvaletteki eleman var artık junkie midir nedir günahı boynuna, pek bi uğursuz. Bizimkilerden birinin kara kaşına kara gözüne baka baka konuşur ama iletişemez. Otobüs hala meydandadır, ertesi gün olur. İki eksikle otobüstedir herkes, üşümüşlerdir çok, ama bıraksan sanki orda yaşlanmaya hazırlar gibi bi halleri de vardır. Yetkili isveçliler bu sefer açabilirler otobüsün kapısını, sorarlar kimsiniz nesiniz diye; susarlar, bakarlar..bakarlar, susarlar. Ta ki herbiri otobüsten, oluşturdukları yekvücuttan birer birer kopartılan uzuvlar gibi çekip çıkarılana dek.


Gurbetlik zor zanaat, acıklı mesele. Ekmek paran için vatanından kopmak fena; hade koptun, ekmek de yalan olduysa daha da fena. Diş doktoru Tunç Okan iyetmiş de çekmiş bu filmi, özel film, güzel film. Bir kere izlemeyle yetinmem. Benim kriterim de bu işte, bi daha izlemek geliyosa içimden çok iyidir o film bana göre. Biraz tırt bi kriter, bilimsellikten uzak filan ama iyi kötü kriter, ya hiç olmıyaydı.

kendime not: balkız var bak, onu da yaz bi ara.

8 Ocak 2010 Cuma

Yazı Dizdim : Sidney Lumet - 12 Angry Men (1957)



Yazı dizime geri dönüyorum bu yazımla. Sidney Lumet'in ilk filmi, 12 kızgın adam, içlerinden bi tanesi o kadar da kızgın değil ama, çok daha aklıselim, elini vijdanına koymuş, matematiği guvvatlı, kendinden emin, ikna kabiliyeti yüksek, karizmatik (sonradan değil doğuştan). Henry Fonda'nın canlandırdığı 8 no.lu jüriden bahsediyorum. Filmin konusundan detaylıca bahsetmiycem bu sefer, sonunu yazsam yeter :p , yok yav onu da yazmıycam bu sefer.

Bi odada 12 adamın etrafında dönen epi topu 96 dakikalık bi film, ama ne film..Oyuncular teker teker döktürmüşler. Şu anda hayatta olan tek jüri 5 no.lu olanmış. Sidney Lumet'in de alameti farikası olmuş sonra mahkemeli filmler. Ben başka mahkemeli bi filmini izlemedim, izlesem iyolur gerçi, yazı dizimin malzemeleri azalıyo birer birer..

Bir çocuğun hayatı bu 12 kişiye bağlı, oybirliği ile almaları gereken karara bağlı. Bu karar sürecinde sürüklenip durdum filmin sonuna kadar. Sanki bana da bi iskemle çekmişler gel burda otur da izle demişler.
Sonraları bi rus versiyonuna denk geldim: 12
Yönetmenine bakmadan izlemiştim, meğersem kendisi daha önce Julia Ormond'a rağmen bana sıkıntılardan sıkıntı beğendiren Sibirya Berberini çeken Nikita Mikhalkov imiş, bilmediğim iyi olmuş, belki de vazgeçerdim izlemekten, böyle de kinciii haseet nalleet aksiii bi şeyim işte..
Neyse rus uyarlamasını da beğendim ben. Hikaye aynı minvalde ilerliyor, jüri dediğimiz topluluk bi okulun spor salonunda karar için kıvranıyolar..Bu seferki sanık çocuk çeçen, rus olan üvey babasını öldürmekle suçlanıyor. Haliyle arada rus-çeçen savaşı ile ilgili kısımlar var. Ama 12 Angry Men gibi bi kült filmin ardılı olmak kolay değil, bi ağız bükme payı bırakıyo film.

Böyle tek bi yerde geçen filmleri düşündüm de şimdi, bak seen düşünebiliyosun demek, işte zorlarsam oluyo bazen, aklıma Rope geldi. Ne güzel ince ince gerer insanı, çok konuşma vardır, iyi kafa yordurur, ip çıktı la, olm yemek yiyollar ölünün üstünde ne midesizlermiş diye diye zevkle izlenir. Hitchcock'un ilk renkli filmiymiş. Bu yazı yazma işi iyi oldu ha, bi yandan yeni yeni şeyler öğrenir oldum.

Bi de The Man From Earth var dee mi yav, bana filmi verenden aldığım gazla nasıl şişirdiysem beklentileri artık öyle patladı film elimde. Pek sevemedim demek istiyorum da lafı dolandırıyorum. Sanki sınavdayım da bilmemkaç kelimeden aşşaa yazmayın demişler gibi sündürmenin alemi yok, hemen başka şeye geçiyorum da neye geçecektim laf kalabalığından unuttum.



Hah hatırladım, şimdi rus, tek mekan filan demişken bi filmi daha paylaşıp kendimlen vedalaşıcam. Rusya'daki pek kıral bi müzede geçen bi film kendileri, bayaa bi koşmuştum peşinden, o da pek bi nazlanmıştı, şapşal şey benden daha iyi bi izleyici mi bulacaktı, iş olsun, neyse elde edince ben bunu hevesim kaçtı, izleyemedim bi müddet, sonra bi ara hatırladım dur ya o kadar uğraştım bi izliyim bari diye, onda da tamamına eremedim, hala aklımdasın ama bebeyim elbet bir gün buluşacağız. Aleksandr Sokurov'un tek sekanstan ibaret Russian Ark'ından bahsediyorum (Russkiy Kovcheg). 99 dakika başladığı gibi tek planda bitiyo, iddialı bi şey çok. Heyecanlandırıyo insanı, manyak şey..





6 Ocak 2010 Çarşamba

Lhasa De Sela..

5 gün önce yeni yılın ilk gününde, biz yılbaşı ertesi mahmurluğunda iken, bu dünyadan güpgüzel bi insan, eşsiz bi ses kayıp gitmiş, bi dostumdan öğrendim kötü haberi az evvel..Boşuna bekliycem gelse de bizi konserinde mest etse diye. Her ölüm erken ölüm demişlerdi, bu seferki çok erken ama..Söyleyecek daha ne şarkılar ne masallar vardı kimbilir..Ya biraz klişe ama bi varsın bi yoksun, ötesi yok, yok işte..Allah Melihat Gülses'e uzun ömür versin..Allah tüm iyi ve güzel insanlara uzun ömürler versin..

5 Ocak 2010 Salı

Göremiyorum, doğuştan değil, sonradan filmi : Blindness (2008)

Kitapken filme evrilmiş bir hikaye, ama ben kitabını okumadım, okusam iyi olurdu, kitap daha iyiydi hocu, bu ne bissürü şeyi kırpmışlar, politik tarafının esamesi okunmeyor, bu kitap uyarlamalarını heç yapamıyorlar yauv, yüzüklerin efendisi hade neyse diye uzattıkça uzatırdım konuyu, ama işte kahretsin ki okumadım, hatta utanarak ekliycem ki Jose Saramago’nun sadece bi kitabını okudum, onu da hızlı hızlı okuduğumdan bişe anlamadım, Baltimore kalmış aklımda ki o da yanlış kalmış baktım Baltasarmış doğrusu, bi de bir sürü aziz vardı sanki, oldukça yüzeysel çokça cahilim bu konuda.
Filmi ise bi kere izler geçerim bi daha izlemem, ama güzel. Akça pakça bi film, bu aydınlık yer yer gözünü alıyo insanı, körmüşsün efekti veriyo, ama filmdeki gibi körlük, öyle karanlık körlük değil. Konu özetle bulaşıcı körlük sonucu insanlığın cortlaması. Saramago ve Meirelles ikilisi gelseler şimdi yüzüme tükürseler, yağmur mu yağıyor efendim derim, saygım sonsuz kendilerine. Ama ana hatlarıyla (ki bu hatlar çok kalın hatlar) konu bu, detaylara inince bir sürü çıkarım yapılabilir, ben çok çıkaramayabilirim. İlk kör olan gözü kör olmayasıca bir uzakdoğulu, ondan doktoruna, doktorundan başka hastalarına, başka hastalardan başka insanlara derken derken yayıldıkça yayılır bu körlük. Bu ilk körler kaderlerine terk edilmek üzere kötü, nalleet bi yere hapsedilirler, işte orda bi takım olaylar var ki bana biraz uyduruk geldi. Kitapta da böyleyse kitap da uyduruk gelirdi, ama Saramago’ya saygıdan sesim çıkmazdı. Mesela şu olay: Bu ilk dönem körler toplaşa toplaşa 3 koğuş olurlar, her koğuşun da başında doğal bi lider peydahlanır. 3. Koğuşun pislik, pislik olduğu kadar da yağuşuklu lideri silah zoruylan yemeklere el koyar, öce değerli eşyanızı getirin öyle vericem der, milleti soyar sovana çevirir, sonra kadınlarınızı yollayın der.

1. Koğuş ki, başında başrolümüz göz doktorumuz var (diğer başrol doktorun hanımının, kendisi bu kör kabak dünyada tek gören insan, ama o da gözünün önünde olanı biteni görmüyomuş gibi davranıyor, bilmem artık ezik mi hissetti kendini herkes kör bi ben görüyorum o zaman ben de görümüyomuş gibi yaparım mı dedi bilmem, yahu kocası olacak adam bi rospikle diyim sen anla, al takke ver külah, hiç sesini çıkartmadı, bi de gitti kızın saçını başını okşadı), neyse bu 3. Koğuşa kadın servisi işine kadınlarımız karar versinler dediler. Böyle diyen tüm 1. Koğuş erkeklerine yekten bi lafım var: “Hey dostlar sizin sorununuz ne biliyo musunuz, o kocca kıçlarınızın kafalarınızdan büyük olması.” Kadın kısmısına bırakırsan kararı nolur, ya zurnacı ya davulcu, sıralama yanlış olmuş olabilir. 8-9 kadın fıtı fıtı giderler 3. Koğuşa, bi eksikle dönerler. Şimdi böyle olaylar dönerken, bu doktor eşi ablamız niye bi halt yapamıyor, elin kolun sağlam, gözün görüyor çok şükür, içlerinden bi kişi ölünceye kadar hiç bişe yapmak aklına gelmiyor nedense. Aklına gelen de 3.koğuş ağasını makaslamak, az kalsın onu da yapamıyodu, kendi de cortlayacaktı şansı yaver gitti. Bence buralarda film fantezi olduğunu belli ediyor, bu kadar mı pasifflora olur bi insan.


Sonra o ıvranç yerden kurtulup şehre akarlar. İşte bu şehir planlarında aklıma 28 Gün/Ay Sonra geldi hep, orda da ıssız Landın sokakları resmedilmişti başarıyla, burada hangi şehir bilemedim, ama güzel gene. Ben böyle kalaba şehirlerin ıssız adamlaşmasını izlemeyi seviyorum sanırım. Bunun da kökenlerine inmeye kasarsam: bizim ev hep kalabalıktı, annesi babası çalışan tek tabanca bi arkadaşım vardı ortaokulda, okul çıkışı evlerine gittiğimizde pek bi özenirdim, evde kimseler yok, istersen kafanı dinle, istersen eğlen coş. Bizim eve giderdim, bi de ayile apartımanı, kardeşler kuzenler komşu bebeleri, o evden sonra miting kalabalığı gibi gelirdi. Şimdilerde seviyorum curcunayı, yalnız yaşayınca anladım kıymetini evdeki sesin sedanın ama çocukken vardı öyle bi izolasyon özlemim. Bu özlemimden mütevellit seviyor olabilirim, ya da öylesine de olabilir, nedensiz de sevilir en nihayetinde.. Evdeki ses evdeki ses baaam evdeki ses evdeki ses bam baaaam..kartel bir numaraydın nerdesin şimdi?


Neyse, bu grup iyi kötü bişekil doktorun evine varıyolar, yağmurda yıkanıp ateş başında sohbet ediyolar. Karınları yok, altları temiz, keyifleri pek bi yerinde cağnım. Akabinde ilk körümüzün gözleri açılıyor, sevinç coşku gırla, ama doktorun hanımı gene bi garip bi buruk.

İyi ki gözüm, kulağım, burnum yerimde diye düşünüyorum. İnsan kıymetini bilmeli, valla bak bi kör oldu insanlık her şey birbirine girdi. Bi de herkes kurbanken, içlerinden bazılarının duble kurban olmaları da fena. Koğuştaki durumdan bahsediyorum, ya hepiniz körsünüz işte, sizi tırtlayan yok, bu durumdan nasıl kurtuluruza ortak kafa yormak yerine, bu durumdan nasıl faydalanabilirim acizliğine düşmek insana yakışır bişey. Bi çıkarımlar çıkariyim diye kasıyorum farkediliyo mu bilmem. Sonradan körlerin dünyasında doğuştan körlerin durumu da başka bi çıkarımın konusu olabilir, ama ben ilgilenmiyorum.

Tabi film izleyip tırıvırıya bakmamak olmaz: Bizdeki hamam vakası gibi olmuş, Görme Engellilik Ulusal Federasyonu (salladım biraz: orijinali National Federation of Blind) filmi ve kitabı körleri yetersiz ve ahlaksız gösterdiği gerekçesi ile protesto etmişler. Şimdi sitelerinden geliyorum, yerleri Baltimore’daymış. Yukarda Baltimore demiştim bi yerde yanlışlıkla da olsa, bununla beraber tek bi yazıda Baltimore deme rekorum 4 oldu.

Bi de hep kör kör diyip durdum: Görme özürlü diyince de olmuyor, görme engelli demek lazım belki. Şapkalı a’larla yazılan ama da olabilir ama şapkalar kalktı diye biliyorum. Burda da cahil, ihmalkar ve sığ oldum biraz izninizlen.

Son olarak, mavimsi gözlü kör üstelik ihtiyar zenci, üstelik tek gözünde bant var, saçların kırpık kırpık, ama kafa yuvarlaklık endeksin bi harika. Gene de karanlıkta görsem korkarım senden bilesin.
En son olarak: 2. Koğuş var mıydı, vardıysa ne silik bi koğuşmuşunuz olm siz. Hiç aklımda kalmamışsınız.

4 Ocak 2010 Pazartesi

3 Ocak 2010 Pazar

sinemaya gittim, döncem..

....
 İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokağa çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: " Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürüyüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar." Saatine baktı: Dört buçuğa beş vardı. "Eve gidip okusam." Durağa yürüdü. "Bunları kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapılmalı. Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar..." Kafasından geçene güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen yoktu. "Ne adamlar be. Güldüysem güldüm, size ne?" Duramadı orda, yürüdü. Eve gitmeyecek. İçindeki 'sinemadan çıkmış kişi' yi öldürdüler. Sağ kalan sıkıntılı, kızgın. Hep ölçülü-biçimli mi davranmak gerek? Kim demiş? Başkaları onu eve gidecek sanırken o bir meyhanede içecek. Yolun çivisiz yerinden karşıya geçti. Kayıp giden otomobiller duraksadılar. Bir şoför sövdü. O duymadı.
 ...

Aylak Adam
   Yusuf Atılgan  (1921-1989)

Güneşim olmuyosan bahara meylederim ben de filmi : (500) Days Of Summer

Sinemadan başka bişe yazamaz oldum ama napiym elimde diil, aklıma başka şey gelmez oldu, bi de son günlerde film izlemekten başka bişey yapmıyorum, ondandır. Hoş başka şey derken ne yapıcam ki, stüdyoya kapanıp albüm mü yapıcam, yeni kitabımın tanıtım koyteyline mi katılıcam, hayır elbette, mışıl mışıl film izliycem. Herneyse gene film yazıcam:


Şimdiki seyirlik münferit bi olay hakkında, filmin başında aşkmasalı değil diye uyarıyolar. Mimar bi çocuk var, bi çalım Heath Ledger'a benziyo. Mimar dedim ama iştigali tebrik kartları gerçi taziye kartları da var işin içinde de bu bizim kültürde yok, o yüzden yokmuş gibi davranıcam. Mimarlıkla karşılaştırınca biraz tırto bi iş, ama yapılır, hiç yapılmaz deyil. Önemli olan mayışta anlaşmak, ortam güzel gördüm, The Smiths dinleye dinleye kartlara afilli cümleler yazmaktan ibaret bi iş, gerçi bizimki yaza yaza 'Bizi seviyorum.' yazıyo. Lafa bak, biz de seni seviyo mu acaba? Bence hayır. Özetle iş güzel hacı, bu zamanda iş bulmuşun laf da etmemek lazım. Gelvedegitzaman ofise haddinden fazla mavi gözlü bi kız gelir, bizimki de aşık olur, ya ne olacağıdı, kanka mı olsunlardı, cillop gibi kız, süper manita olur bundan. Ama kız biraz aşifte/şırfıntı/şıllık(olsa da yesek)/kevaşe/fallik/fingirdek: çeşit yaptım beyendiğini al. Pamuk gibi çocuğu kendine aşık ediyo, önce asansörde yapıyo yolunu sonra fotokopi odasında sıkıştırıyo. Sonra sonra ben ciddi bi ilişki istemiyoruuğm diye yan çiziyo. Ama öyle böyle yan diil, maffediyo çocuğu, işte kötü, evde kötü, heryerde kötü artık o, yaşama sevincini hortumlamışlar, sulu tostoparlak turpturuncu bi portakalken bi bakıyoz posası kalmış bitek. Halbüsi negzeldi hayat neşeli bi müzikal suretindeyken, ne ara bi rüyanın arkasından ağıt döker oldun be Tom'um. Kız ofisten ayrılır, Tom'la bağı kopar. Tom zaten kopmuştur. Bigün acı bi tesadüfün haltyemesiyle karşılaşırlar bi trende, çokça heyecan fazlaca hayal kırıklığı getirecek olan bu kötü niyetli tesadüf sonucu aynı düğüne iştirak ederler, danslar filan, bucumapartivericemgelirmisinler, içipiçipomuzdasızmalar, mavigözlerisüzmeler. Niyapsın aşık oğlan, tıpış tıpış gider o partiye, cebinde beklentilerle girdiği kapıdan yalanmış avuçlarla çıkar. Ciddi düşünemeyen sevdiceği, ciddi müessesenin ikramı bi yüzük taşımaktadır parmağında. Bunun hesabını da sorar en sevdiği bankta otururken, bana söylemeliydin der haklı olarak, daha teklif etmemişti, ama hayatındaydı neden benimle dans ettin, çünkü öyle yapmak istedim. İşte canının her istediğini yapan, bencil, bencil olduğu kadar da güzel bi kız. Ama hala anlamış değilim, hiç mantıklı değil der bizimki. Birden oluverdi, ne oluverdi birden, işte bi sabah uyandığımda biliyodum, neyi, senleyken asla emin olamadığım şeyi. Bak bak bak, sırf laf olsun diye söylüyo, altta kalmamak için cevaplıyo, bi de kocasıyla nasıl tanıştığını anlatıyo, narsist kız kafede dorian gray okurken kocası olacak adam gelmiş de muhabbet açmış da, sonra bi bakmış evlenivermişler. Vaynasını eminim öyle olmuştur, hiç kafanı kaldırıp o ceviz büyüklüğündeki gözlerini dikmedin elin adamına de mi, saçlarınla oynamadın, cillve ayarlarını maximuma getirmedin di mi. Benim de külahlarım var evde boy boy, bil istedim. Böyle böyle 500 gün biter, Tom kartyazıcılığından mimarlığa geçiş için çabalarken başka bi güzelle tanışır, tesadüfe bak ki şehirdeki en sevdiği yerden bu kız haberdardır, otoparklardan o da hazzetmiyo, üstelik ismi de pek bi manidardır. Tom var ya sen hiç akıllanmıycan, iyi kötü bi 500 gün yaşadın; aşk, zevk, acı hepsi varıdı. Ama sen hala to kappe o hayın tesadüflere güveniyosun, hemen bi heycanlanmalar, she is the one hülyalarına dalmalar.. Ne yaşıyosan hakediyosun sen, üzülmem bundan sonra seninçin. Başka da sözüm yok sana. Ama ortaya var: filmde güzel laflar var (misal: yalnızlığa hakettiği değer verilmiyor/aşk bu noel baba diil), eğlenceli göndermeler var, güzelinden müzik var. Bi kere izler geçerim ama, tekrara lüzum yok.


tişörtteki cümle manidar: love will tear us apart, o da burda:



Related Posts with Thumbnails